my significant other
link vermek gibi bir alışkanlığım yok ama:
something wicked this way comes
all bad poetry is sincere
örgütlenmedikçe toplanmak ne işe yarar?
politika yapmadıkça ne işe yarar?
hepsi baykal'ın ekmeğine yağ sürmekmiş gibi geldi bana.
bir başörtüsüyle laiklik elden gider mi? bu işler bu kadar kolay mı?
korku politikası ürettiğimiz sürece korktuğumuz başımıza gelmeyecek mi?

yatmadan önce şarkı okuma kitabı'nı okuyorum iki gecedir. ister istemez kendi şarkılarımı düşünüyorum, kendi listem ne olurdu karar vermeye çalışıyorum. o listede yeri sağlam birkaç şarkı, birkaç albüm var.
kind of blue'yu ilk dinlediğimde öysden çıkmış kendimi birleşik krallığın güney sahillerinde minimal bir kasabada yalnız bulmuştum. gözü bağlı eros, aşk okunu bana saplamıştı, uzun süre karşılıksız sandığım ama bir o kadar karşılıklı olduğunu onu bir daha göremeyeceğim gün öğrendiğim, olmazsa olamayacağıma inandığım birini tanımıştım. hüznün vücuda gelmiş hali olarak almıştım kind of blue'yu. sonraları dinlerken eğer zamanlamayı iyi yapmamışsam kendimi yeniden hüznün ortasında bulurken şimdi hüznün yerine kendi kendine bir gülümseyiş, alınan bir keyif var. bittiğinde bir sigara yakmak istediğim albümdür kind of blue.
23 nisan neşe doluyor insan: heroes 19. episode, sonunda peter'ın alçak ellerce kesilen samur saçlarının akibetini görüciiiz. görmek üzerine john berger kadar olmasa da bir şeyler söylemek istiyor canım, bugün o kadar ilgimi çeken bir şeyi araştırırken, insanlar ne yapmış diye bakarken, bula bula yine seni -you know who- buldum. ama seneler önce yollarımız kesişmiş bir kere, ben ayırsam hayat ayırmıyor, bundan sonra da paralel gitmesi söz konusu değil. diye düşünüyorum.
aralık'a vardıktan kısa bir süre sonra bülent hoca telefonda akşamdan kalma olduğunu ve midesi bulandığını hafif utanarak belirtince, erken gelen 3 kişi süper bir havayla başbaşa kaldık. tam da ders kırma espirisi yaparken bir anda koskoca bir günün olasılıkları karşımda çarpanlara ayrıldı. terazi ve kararsız olduğum için diğerlerine takıldım, reassurance pasajına girip nişantaşı insanlarına çok bulaşmadan touch down da biraz keyif yaptıktan sonra hemen orda bir dükkan çarptı gözüme, ıvır zıvır dükkanı, özalın gurur duyacağı cinsten bir yer, maltesersın olmaması üzdü ama kendime blistex kaptım, sıvı l-carnitine le kesiştim, ipod shuffleı yakından sevdim, ve geri, eve geldim. 5 ve 1 yaşlarında iki canavarla günü geçirmek için.
kendi halimde günlük crossumu yaparken pek bi trainer oğuz gelip, "sen çok dalga geçtin, artık ciddi düşünelim" diyerek bembeyaz bir program sayfası açtı. kaslar günlere bölündü, ağırlıklar çıktıkça çıktı. bir ara, 2 elimde ağırlık, kendimi aynada izlerken buldum. - tricepsler çıkıyo di mi oğuz, - çıkıyo çıkıyo. şu an yarınki programa bakarken yoruluyorum, dahası yürüyemiyorum. yaşasın narsisizm.
eskiden de severdim ama işletmesini benim en tıfıl hallerimi bilme ayrıcalığına sahip osman alınca daha bir gider, daha bir sever oldum. uzak doğuya gitmek yerine tünele, lokale gidiyoruz, osman zaten keyifli sohbetlerin vazgeçilmezi, üstüne açık mutfakta pişen yemeklerin kokusu, önden ikram edilen fındıklı votka, yani o aromatik çorba, enfes börekler, masada duran robotlar, şekerlemeler, hepsi bir şölene hazırlık. favori yemeklerimin adını unuttum ama biri hindistan cevizi sütüyle diğeri de istiridye sosuyla pişiyor. tabii hepsinin üstüne leziz bi kahve durumu söz konusu.
yaz gelse de masaları dışarı atsak.

yastığa başını koyduktan 5 dakka sonra uyumak bir lüks oldu cuma gecesi. ısrarla yataktan çıkmayıp kendimi uyuyacağıma inandırmak, senelerdir vazgeçilmeyen bir kendini kandırma ritüeli, yatağa homojen olarak yayılmak nafile, sana bu gece uyku yok, oysa bu sefer kendime zaman verdim, yataktan kalktım, türlü meşgaleler yarattım. 11de gideceğim filmi ekmeyi göze aldım. ama gözlerim faltaşı gibi açık, pes ettim, en enerjik halime büründüm, kalktım filme gittim. the fountain. filmin sonunda kendimle ağlamamak için mücadele verirken, yanımda ipinin hıçkırığını duyunca ben de ona katıldım. uykusuzluğun üzerine gözyaşlarım, elmalı turtanın üzerindeki pudra şekeri gibi, aşk ve ölüm hakkında daha incelikli bir şey izlememiştim, kieslowski ölümü tarif edip, buffy’nin the body episodu canlandırdıysa bu film konunun şiirini yazmış ve bu şiir bir yerlerimize feci şekilde dokundu. kendimize gelmek için yürüdük ve bir cumartesi günü klasiği all sports domates çorbası ve 6 saatlik bülent hoca dozlarımı aldım, çıkışta ipiyle buluşup ve bütün gece boyunca bize eşlik edecek junk food ihtiyacımızı karşılayıp, eve, bize geldik. cyandan umudu kestiğim anda kapıda olduğunu belirtti, sabahın 4ü ve ısrarla pink flamingos izleyen 3 kişi, sonunda, en sonunda uyku. mutfakta aşçı ve ama daha önemlisi yatakta uykucu oldum.
oray, izleyemediğim.
bazen birinin yaptığı herhangi bir şeyi, kendim yapıyormuş gibi hisseder, ordan kaçmak ister, utanırım.
sen televizyondayken var olmaktan sıkılıyor, utanıyorum.

bahar geldi, alerji sezonunu açtık.
bugün itibariyle gözlerimden şikayetçiyim ama beni asıl korkutan vertigomun nüksetmesidir ki bu sebepten ayaklı eczane şeklinde yaşıyorum.
bahar geldi film festivali sezonunu da açtık.
bugün itibariyle 2 film beni bekliyor ve filmlerden birinin 1de birinin 9da olması (buçukları atıyorum) nedeniyle ipiyle arayı neyle süsleyeceğimizi merakla bekliyorum.