
telefon sesi nasıl bir sestir? bana hep sesimin yataktaymışım gibi geldiği söylenir. insanı en iyi kendi kendine yabancılaştıran şey kendi sesidir, olamadığın her şey o sesin içindedir. telefonla konuşurken sesin eko yapıyorsa, kendinle konuşmanın dayanılmaz acısını hissedersin, yani ötekinin seni duyma biçimini.
beni arayacağını söyledi. 10 gibi. bunu duş üzerine yemekle sindirdim, heyecanla beklemek yerine unuttum saatin 10a gelişini, hem saat ne kadar 10du onu da bilmiyorum, yo hayır cep telefonunun güzelliği, tam olarak bilebiliyorum: 21.51, söylenişi müzikli. 7dakika43saniye, ideal konuşma süresi.
"less is more" ne demekmiş, yeni öğreniyorum.
nabzın yükselmesi, avuçların terlemesi, oksijensiz kalan bir beyin. oysa nasıl da her şey yoluna girer karşısına geçtiğin anda. yanyana yürürken düşündüğün eğer ne güzel yanyana yürüdüğünüzse, dudaklar istemsizce kıvrılır, yukarıya doğru. konuşucak tek kelime bulamayacağını sanıp kendini hararetle anlatırken bulmak, ve o karşında en meraklı bakışlarla seni izlerken.
"dişinde yeşil bir şey var" dedim, "çok kötüsün deminden beri kurtulmaya çalışıyorum görmüyor musun" dedi, gülünce aniden kapadığımda ellerimi ağzıma, "sana senin tekniğinle saldırmam, korkma."
peki nasıl saldırırsın?
arabamın camlarındaki karı temizleyerek mi, inerken yüzüme bakmadan dikkatli git diyerek mi, kapıyı kapatıp asla arkana bakmadan yürüyerek mi, asla mesaj atmayarak, aramayarak, her şeyi yavaş sırayla doğru ve düzgün yaparak, acele etmeyerek mi, ve belki sırf ne diyeceğimi merak edip "yine görüşelim" dediğinde "ne zaman istersen" yanıtıma, "duymak istediğim buydu" diyerek mi?

e peki ne giyicem. benden önce serkanın düşünmüş olması da güzel. buluşuyoruz yarın dedim, e peki ne giyiceksin dedi. gardrop önü telefon konuşması. sence ne giyiyim? serkan: ben gardrobunu göremiyorum burdan, farkındasın di mi? cyan: giyicek hiçbi şeyin yok di mi? adiler, dalga geçin. yok işte yok.
oysa oysa oysa. just be.
Break down the moment
take your hands, bury them deep-
memorize my hair
Trace my cheek, like this-
just the tip of your finger
but don't kiss me yet
Wait until I beg
with my posture and my eyes-
then do it slowly
~ C.E. Laine ~
narportakal simit kaşar. çay-kahve. yazılıp silinen satırlar, word counta bakmalar, 1.5 aralığı da ekleyince beni heyecanlandıran bir görüntü, çevrilen 2 çocuk kitabı, bolca kaşınan bir kafa, okunması gereken makaleler, haftalık program, okunup unutulan ve yeniden okunan bir kitap ve babamın gün boyu söylediği cümle, 1 ocak ın 8 saatini yedik, 10 saatini yedik, ulan gün bitti. artık okumayı bıraksan diyorum.
bu bir ocak hep çok acaip, tuhaf. artık hayatımdan çıksan diyorum.
"... and regret is an essential complement of happiness."

zaman gibi kurgulanmış bir şeye, din gibi başka bir kurgu nedeniyle veda etmek.
iyi kurgular, herkese.


- hayatını kolaylaştırıcak biriyle tanıştıracağım seni. yani relatif olarak kolaylaştırma diyorum belki de zorlaştırır.
...
- hangisi?
- zorlaştırdı.
soruyu bilmiyorum ama cevap seks.
woody allen
erkeklerin hatalarından biri, her şeyi kendileriyle ilgili sanmaları. örneklemek gerekirse: lezbiyenlik. lezbiyenler için porno yokken - kaldı ki kadınlar için yokken, thanks god heyecanlanmak için hayal gücüm var, ki porno konusunu ilerleyen günlerde irdelemek de isterim - erkekler için lezbiyen pornoları var. ama anlamadığınız şu güzel noktadır kanaatimce: lezbiyenlik sizinle alakalı değil, hatta sizinle alakasız olduğu için var. kendinle bu kadar alakasız bir şeyle ego tatmin etmek ise beni "bir şeyler eksik"ten başka bir kanıya getirmiyor.
bu her şeyi kendiyle ilgili sanma ilüzyonunu penislerini sokamadıkları gedikler üzerinde hak talep etme arzularına ve penis boylarına bağlıyorum, istemeyerek.
penis boyu, kayı boyu.

10 senelik eldivenlerimi dün gece ansızın kaybettim. otto'da mı, en fazla 20 dakka dayanabildiğimiz babylonda mı, yoksa maziye bir bakıver şarkıları çalan sefahathanede mi, yolda mı. öz yuh on sene bir eldivenle nasıl beraber olabildin dedi (kopenhagen'dan alınma trier temalı eldivenlerimi bekliyorum şekerim) cyan yerinde olsam hüngür hüngür ağlıyordum dedi, ben artık zamanı gelmişti dedim. katı olan her şey illa buharlaşmıyor, kaybolabiliyor, hem eldivenler ve şemsiyeler ve atkılar kaybedilmek için varlar.
eldiven ve merdiven. diven ne ki, peki mer ne. boğazım ağrıyor.

play me,
i am begging you to
play me
the next move is you.

ne kadar arabesk öyle değil mi? ucuz bir duygusallık belki. aşk köylü bir his. yeterli gelmeyen kendine, tamamına ermeyen.
bugün seninle konuşmak hem mutlu olmak hem mutsuz olmaktı, zıtlıklar teker teker birbirine eridi, o resimlerdeki sendin, seni o kadar iyi tanıyan ben, aynaya bakarsam kimi göreceğimi bilemedim. aklıma binlerce an geldi, loş bir ışıkta çıplak otururken, uykudan yeni kalkan gözlerle çok güzelsin demiştin. bir buhrandı içinde olduğumuz ve biliyorduk birbirimiz olmadan olamayacağını.
sonra oldu işte, siz/sız ekleri ardımıza eklendi, şimdi buradan sana bakmak, sanki yaşlanmışım yıllarca da gençliğime bakıyorum, annemle babamın siyah beyaz resimlerinde gördüğüm o elle tutulamaz yoğunluğu yaşıyorum. hem hatırlamak hem unutmak istiyorum.

saatten önce kalkamazsam sinirim bozulur, değişik bir vakayım, saatle uyandığım nadir. saatten önce uyanır arkadan dolanır 2 puan alırım, hep bir dakika kala, aklımı seveyim. uyurken bile control freak olabilen başka birini daha tanımak istemiyorum, sonra kalkıyorum mesela, her zaman 15 dakika içinde hazırım, her gun kontrol amaclı bakıyorum, ki yaptıklarım da değişiyor, bir gün ne giyicem diye oyalanırken bir gun aynada yuzume anlamsızca bakıp duruyorum, bazen makyajı abartıyor bazen hiç yapmıyorum. sonra mesela saçların hacmi de önemli olabiliyor, veya yanıma alacaklarım, çantayı değiştiriyorsam her şeyi ona taşımak, kontrol etmek, neyse.
ekip kurulduğundan beri sabahlıyoruz, beraber ya da ayrı. beraberken cok güzel, sonra kurslarımız var, üçüncü boyuta giriyorum. sonra phd almış başını gidiyor, hayatımda bu kadar şey okuduğumu hatırlamıyorum aynı anda, ama hala kontrol bende. spora gidiyorum, sonra bir gun gidemiyorum mesela, kontrol bende diil ya direkt tutuluyorum, suçluluk hissinden hep. biliyorum. kas gevşetici içiyorum, turfanda sebze meyve yemiyor, poşet çay içmiyor, organik kremler sürüyorum. somayın makalelerini çeviriyor (oh yeah!) ve inan ki değil seninle, kendimle görüşemiyorum.
(kontrol ettim, 5 kere kontrol demişim. bunları saymazsak.)
Trier'i oldum olası sevmem, yasaklansın, kaldırılsın yakılsın filmleri. benim gibi sevmeyen birini buldum, zizek. (bkz, altyazı aralık 2007)
"...En aşağılıklaştığı filmi Gerizekalılar'dır. Gerizekalı bir adamın, gerizekalılar için gerizekalılarla birlikte çektiği bir film. İlgimi çeken tek şey, bana ordaki seks sahnelerinin gerçek olduğunun söylenmiş olmasıydı ama filmdeki adamlar o kadar mide bulandırıcı ki, sizde sadece iktidarsız olma isteği uyandırıyor, sekse olan ilginizi kaybetmenize yol açıyor. Ne demek istediği de hiç belli değil filmin. Bu deliliğin bir çeşit özgürleştirme olduğunu mu söylemeye çalışıyor yoksa daha çok bir özeleştiri mi yapıyor? Özgürleştirmeye çalıştıkları kadına yaptıklarını radikal bir eleştiri olarak da okuyabilirsiniz ama bana sorarsanız von Trier ne yapıyor olduğunun üzerinde yeterince net bir şekilde düşünemeyecek kadar gerizekalı. "

aşkımı tatlı
kaşığıyla ölçtüm.