Pazar, Nisan 12

The unexamined life is not worth living.


examined life'ta zizek her zamanki zihin açıcılığıyla, butler olağanüstü dykelığıyla beni büyüledi. ekolojinin çağımızın dini olduğunu söyleyen zizek'in gerçek aşk tanımının (bir insanı tüm kusurlarıyla, idealize etmeden, olduğu gibi, o olduğu için, tüm kirli ve kötü yanlarıyla ve mutlak olarak sevmek) çevremize duyduğumuz sevginin formu olması gerektiğine hemen ikna oldum. diğer isimler çok beklenmedik şeyler telaffuz etmeseler de iyi olmuş güzel olmuş. lazım. acilen uyumam lazım.

Çarşamba, Nisan 8

bibip.


ne zamandır giremiyordum blogger'a. az önce aklıma yasaklandığı dönemde yaptığım şeyler geldi, ip adresi mi değişti acaba diyip temizlik yapınca açıldı. özlemişim. bugün 2 film gördük, aslında 3 olacaktı ama obama'nın florya'yı trafiğe kapaması dolayısıyla 2ye indi. welcome ve mammoth. welcome şahaneydi, ama mamut neden çekilmiş pek anlamadım, ebeveynlik mi derdimiz, batılı erkek mi, hepsi mi hiçbiri mi. filmden önce rastlaştığım cem'in dediği gibi sıkılmadım ama iyi de değildi. gelelim dizilere, cihan "green wing"le tanıştırdı, tek kelimeyle harika. in treatment 2. sezona başladı. lie to me çektim birkaç bölüm beden dili dersi gibi, hiç fena değil. castle indirdim ama nathan fillion'a rağmen bir bölümden fazla izleyemedim. mad men ve true blood ın başlamasını bekler gibiyim, sonuncudan pek bir umudum olmamasına rağmen. lost son birkaç bölümde lostpedia'ya bakma isteği uyandırdı, eski bir aşkın yeniden uyanışı. dollhouse ise tam bir hayal kırıklığı, whedon espiri anlayışını tamamen aldırmış. 
dizi izlemekten başka bir şey yapmıyor gibi bir izlenim bırakmışsam ne mutlu bana. yeterliğe az kaldı, stres de olmuyorum artık, haftaya çarşamba buradan gidecek olmanın rahatlığıdır belki bu, sanki bir daha dönmeyecekmiş gibi.

7 saat sonra: gece yatarken en önemlisini söylemeyi unuttuğumu fark ettim. battlestar galactica bitti, yastayım hiçkimse bilmiyor.

Salı, Mart 24

tenin üzgünlüğü


Rezaletin peşindeyim Yorgo. Soyluluk nasıl taçlandırıyorsa hayatı, gülünç de görünebiliyor bazen. Geleceğin belleksiz toprağına kondurulmuş perişan bir korkuluk denli işe yaramaz... Böyle onurluca kimi savıyoruz başımızdan? Kimi Yorgo? İlla aşkla mı sıvamalıyız dokunma açlığımızı? Birbirimize değdikçe tenimizden çıkan ateşi gösterişli sözlerle hatırladıkça güzelleşiyor muyuz sanki? Şimdi, şu anda, tam da geçip gitmekteyken zaman, rezil olmanın bir yararı olmalı. Ayıp etmek yetmez, önünde eğilip yüceltmeliyiz ayıbı. Alçalmalıyız Yorgo. Madem sevişmeyi beceremiyoruz, bir gün sevişebileceğimiz başka birilerini ummanın iyimserliğiyle bırak da düzüşelim.

Sema Kaygusuz - Yere Düşen Dualar

Pazartesi, Mart 16

ışığı gördüm



kimsenin bir türlü çekemediği konuları mahsun çekmiş, iyi etmiş. yılmaz güney'le kıyaslanması biraz komik, zaten kıyaslama da ne derece geçerli ve tehlikesiz bir tekniktir bilemiyorum - ama daha da iyi filmler çekmesini diliyorum.

Çarşamba, Mart 4

sukunet



sporda yeni programımın ağırlığı altında yorulmuş, suyumu içip arabama binmiş sevgilimle konuşmuş ve motoru çalıştırmıştım. her zamanki gibi sakin. sonra arabanın burnunu çıkarmamla  geri geri son sürat bana gelen röno yu gördüm. küt. arabadan çıkan boyama sarı teyze bana "arabama çarptınız" dedi. ya sabır 1. haklı çıkmak için bu kadar mücadele vereceğini bilsem tamam sen haklısın diyip susardım, ben bir noktada pes eder zannetmişim. yanlış. hayatımda ilk kez birini dövmeye bu kadar yaklaştım herhalde. beni alaya alarak konuşmalardan tutun, ölümlü dünyaya uzanan inanılmaz zaman kaybı bir monolog. bir noktada kendi kontrolumu kaybetmemek için polisi aradım ve arabanın içinde oturdum. bana gelip "ayağınıza kadar geliyorum siz arabanızda oturuyorsunuz" dediği noktada artık kontrol sahibi de değildim. polis geldi, bana acıyan gözlerle bakıp yardımcı olamıyoruz tutanakları siz tutacaksınız dedi. sports un güvenlik görevlisi aracı olup tutanağı tutmak istedi, bir akbaba misali durmadan beynimi didikleyen bu kadına karşı sabrımı korumam için. kendisi daha önce de kaza yapmışmış, hiç benim gibisini görmemişmiş. ben de suç benim olmadığı için neden terbiyesiz ben oluyorum anlayamadığımdan, kendisi süper high seviyesiyle (ikimiz de bu komunitenin insanıyız ağzı, komunite dediği de sports international) bana "size biraz akıl vermek istiyorum" dedi.  gözümle gördüm diye başlayan bir cümle kurduktan sonra ben artık dayanamayıp ben de kıçımla bakmıyorum dedim, seviye düştü seviye düştü diye sayıklayınca dedim git içeri mikrofona konuş bütün sports bilsin seviyesizliğimi, yeter ki yarım saat önce hızla girdiğin hayatımdan aynı hızla çık. evraklarımızı güvenlik gidip fotokopi çektirdi. güvenliğe sarılmak istiyorum zaten en son gelip yüzde yüz haklısınız hiç kendinizi yıpratmayın dedi. ben yolda sinirden ağladım, evde ağladım. kadının o elektriğini üzerimden atamadım. atamıyorum, atmak için yazıyorum.

Salı, Mart 3

hahaha!



geçenlerde kansere karşı verilecek mücadelede yapılması gerekenler listesinde okumuştum: kırmızı meyveler yiyin, tanrıya inanın. dilin içinde kurgulanmış gerçekliğin algımızın ötesinde oldupu, şu an bir mağaraya girip  tanrının sesini duydum diyen herhangi birinin şizofren olarak tanımlanacağı dünyada büyük resmi görmek herhalde olanaksız. 
ki büyük bir resim olduğuna da hiç inanmıyorum.
amen.

Salı, Şubat 24

update


oskarlar istediğim sahiplerini buldu, penelope cruzun 60 senelik elbisesine biraz aşık oldum. hugh jackman'ın über yakışlılığından söz etmek isterim ama uykum var. gözlerim 0 numara. sıfır. gece uyandığınızda gören bir çift göz sahibi olmanın nasıl bir lüks olduğunu anlatmam mümkün değil. çok verimli okumalar yapıyorum, teoriyi anlayasım gelmiş, ya da gözlerim görmeye başlayınca zihnim de anlamaya mı başladı bilmem,  "ha bunun da derdi bu muymuş amaaaan," gibi yaklaşmaya başlamak ne derece tehlikesiz emin değilim. dünkü pilatese badici bi hoca girdi, bugun serap hoca yok size karın göğüs ve sırt çalıştırıcam dedi. sözünün eri biriymiş, bütün gün kendisini andım. yaparken de zorlanmadım sanmıştım. yanılgı olmayan ne var ki? en güzel geceler ve en güzel günler sizinle olsun diyor şu sıralar canım sıkıldıkça karıştırdığım şaksiper'in hamletinden bi alıntıyla "yanılgı" soruma cevap vermek istiyorum.

Doubt that the stars are fire 
Doubt that the sun doth shine 
Doubt that truth be a liar 
But never doubt that I love.
 

Cuma, Şubat 20

10 dakika - excimer lazer

10 dakikada 5.25 sağ ve 5.75 sol (evet, oha) sıfırlandı. hayatımın en uzun 10 dakikasıydı belki, ayağımda galoş saçımda başka bir galoş. soğuk bir oda, hadi yat bakalım. yüz dezenfektesinin ardından, muşambamsı bir şey yapıştırdılar yüzüme, sonra gözümün olduğu yere bir delik açıldı. göze makas yerleştirildi. artık gözümü kırpmam imkansız.  birinci gözde stresten nasıl geçti anlamadım, ikinci göz ise olduğundan çok uzun geldi, sabırsızlandım. bir de iki süreci çok farklı algıladım, doktor bunun vucudun her tarafında oldugu gibi sag ve sol gozdeki sinirlerin de birbirinden farklı oldugunu ve bunun da algımı etkilediğini söyledi. en çirkin an korneanın kesildiği an, gözde bir baskıyla beraber bıçağı görmemeniz için görüşü engelliyorlar, 20 saniye boyunca her yer karanlık, hafif bir hasiktir hissi. ben hemen sordum, görmüyorum normal di mi? biz bu anı görmeni istemiyoruz dedi hemşire. sonra lazer geldi, gözünü ayırma, çat çat çat, zaten gözümü ayırmam mümkün değil bakacak başka bir yer yok. ben o kırmızının içindeki bir çizgiye kitledim bakışımı, ama hani yüksek bir yere çıkınca insanın içinde minicik bir nokta atlamak ister ya, öyle bir his vardı, gözümü oynatmaktan korkmanın stesiyle beraber oynatma arzusu, içimden 3er 3er saydığımı fark edip şaşırdım. hafif bir yanık kokusu, ardından bol bol su, bir takım uçları pamuklu fırçalar gözümü sildi sonra korneanın takıldığını gördüm, her şey bir saniye daha net oldu, sonra yeniden bu uçlaru pamuklu fırça geldi, ardından damla damla damla ve hemen 2. göze geçtiler. kalktığımda lenssiz halimden daha net ama hala bulanık görüyordum. ilk 2 saat kötü, yanma, batma,yaşlar.üzerinden 7 saat geçti, görüntü hala az da olsa bulanık olsa da acı, yanma, batma, yaşarma sıfır.
yaşasın lazer. izlemek için link: http://www.youtube.com/watch?v=KCqqULSLczE&NR=1

Çarşamba, Şubat 18

a very long quote

“Everything is more complicated than you think. You only see a tenth of what is true. There are a million little strings attached to every choice you make; you can destroy your life every time you choose. But maybe you won’t know for twenty years. And you’ll never ever trace it to its source. And you only get one chance to play it out. Just try and figure out your own divorce. And they say there is no fate, but there is: it’s what you create. Even though the world goes on for eons and eons, you are here for a fraction of a fraction of a second. Most of your time is spent being dead or not yet born. But while alive, you wait in vain, wasting years, for a phone call or a letter or a look from someone or something to make it all right. And it never comes or it seems to but doesn’t really. And so you spend your time in vague regret or vaguer hope for something good to come along. Something to make you feel connected, to make you feel whole, to make you feel loved. And the truth is i’m so angry and the truth is i’m so fucking sad, and the truth is i’ve been so fucking hurt for so fucking long and for just as long have been pretending i’m ok, just to get along, just for, i don’t know why, maybe because no one wants to hear about my misery, because they have their own, and their own is too overwhelming to allow them to listen to or care about mine. Well, fuck everybody. Amen.”

Synecdoche, New York.

synecdoche, new york


pronounciationı hallettikten sonra [\sə-ˈnek-də-(ˌ)kē\] kaç gündür süregelen anlam kargaşasına da son verdim önce: a figure of speech by which a part is put for the whole (as fifty sail for fifty ships), the whole for a part (as society for high society), the species for the genus (as cutthroat for assassin), the genus for the species (as a creature for a man), or the name of the material for the thing made (as boards for stage). bütün - parça ilişkisine dayalı, metonymynin biraz gelişkini. artık filme hazır mıydım? tabii ki hayır.
kaufman fena halde postmodern bir yazar. thomas pynchon'ın beyaz perdedeki şekli. durmadan kendi üzerine katlanan anlatımlar. sanatçının yaratma mücadelesi, asla bitmeyecek oeuvre. midlife crisis. ölümlülüğünle yüzleşme, yüzleşememe. bütün parça ilişkisi, hayat ve hayatın yerine yaşadığımız bu parça. yılın en iyi filmi. bir daha izlenmeli.

Pazar, Şubat 15

4 göz


12 yaşından beri sürdüğüm 4 göz hayatıma - lens, gözlük, lens - cuma sabahı veda ediyorum. operasyonu defalarca okudum, yorumları da. anladığım tek şey kişi ne kadar acı çekerse çeksin bu en fazla 3 gün sürüyor, ve herhangi bir aparatsız görmenin zevki her zaman tercih sebebi. beni en irkilten bütün süreci izlemek durumunda kalmak. kornea tabakasında kapak açma bölümü ise clockwork orange. operasyon öncesi lens takmayı bırakmak gerektiğinden 8 sene sonra ilk defa gözlük taktım, inanılmaz rahatsızım. dünyanın en saçma şeyi gözlükmüş gibi geliyor şu an. cuma sünneti oluyorum kısacası.

Pazartesi, Şubat 9

remembrance of things past



and i realised the impossibility which love comes up aganist. we imagine that it has as its object a being that can be laid down in front of us, enclosed within a body. alas, it is the extension of that being to all the points in space and time that it has occupied and will occupy. if we do not possess its contact with this or that place, this or that hour, we do not possess that being. but we cannot touch all these points. if only they were indicated to us, we might perhaps contrive to reach out to them. hence mistrust, jealousy, persecutions. we waste precious time on absurd clues and pass by the truth without suspecting it.

proust

Salı, Şubat 3

III.



Bir kadın göğsünde kavuşturduğunda ellerini
Ne istemektedir.
Ne söylemektedir bir kadın.
En fazla yılanlardan istenen aşk
En çok ondan korkulur çünkü.
Eski bir dilin gizlediğini
Açıklayacak olan kalptir yine de
Taşta yer eden
Birleşmesidir ruhla yaradılışın
Birleşmesidir insanın tanrıyla o sadelikte.
Herkesin bir miracı var.
Benimki o tepelere yürüdüğümde
Bana fısıldanan sözdeydi.
Yükselişim kanatlarımı gösterdi bana
Ve olmayan isteği hatırlattı.
Ne istiyordum?
Ne istiyordum taşlarda ilerleyen yaradılıştan.
Bir işaret binlerce yıldan
Bir işaret aşk olan.

Bejan Matur

Cuma, Ocak 30

in treatment


bir psikoterapistin odasından daha fazlasını vaadetmeyen in treatment, size akıl sağlığınızı geri vaadediyor! minör depresyonlar için birebir olduğunu düşündüğüm in treatment'ı izlerken her hastada kendinden bir şeyler bulmak yaşlılığında daha da seksileşen gabriel bryne sayesinde rahatlamak... yo, henüz bitmedi, ne fırtınalar kopmakta ne transferanslar olmakta, bir hastanın istikbalini 4 bölüm beklemek zorunda olmak ve bunun sabırsızlığını her bölümde hissedebilmek dizinin ne kadar başarılı olduğu konusunda minik bir ipucu. psikoterapistin psikoterapiye gidiyor olması ise bonus. kadınlar güzel, erkekler seksi. herkesi tedaviye çağırıyorum.

Cumartesi, Ocak 24

Perşembe, Ocak 15

wisdom
























...only those who look for a meaning will find it. dreaming and waking, truth and lie mingle. security exists nowhere. we know nothing of others, nothing of ourselves. we always play. wise is the man who knows. 

a. schnitzler

Salı, Ocak 13

no thanks













love's function is to fabricate unknowness
(known being wishless;but love, all of wishing)
though life's lived wrongsideout, sameness chokes oneness
truth is confused with fact, fish boast of fishing

and men are caught by warms (love may not care
if time totters, light droops, all measures bend
nor marvel if a thought should weigh a star 
-dreads dying least; and less, that death should end)

how lucky lovers are)whose selves abide
under whatever shall discovered be)
whose ignorant each breathing dares to hide
more than most fabulous wisdom fears to see

(who laugh and cry)who dream, create and kill
while the world moves;and every part stands still:

e.e.cummings


Perşembe, Ocak 8

1 hafta





















saramago'nun blindness'ını -portekizce kitap için  ingilizce isim kullanmak ne derece hoş bilemiyorum ama film de bu isimle anıldığı ya da anılacağına göre bir sorun yok- bitirmek gerçekten de kısa sürdü, 2 gün. kitabın diyalogsuz akıp giden ve birçok sesi içinde barındıran anlatımı hem yorucu hem güzel. kitap körlük kavramını yoğun olarak okuğum o 2 güne  o kadar yedirdi ki bazen kör olduğumu düşünür oldum. sembolik anlamda değil tabii, kitabın da anlatmaya çalıştığı üzere. gayet şöyle gelişti olay: bu şekilde kör olsam ne olurdudan ilerleyerek sanki kitabı okumayı bırakırsam kör olacağıma dair garip bir his. her neyse arada filmi izledim, yönetmen kısa tutmak için bazı yerleri üst üste bindirmiş olsa da uyarlama olarak hiç fena değil. julianne moore yapmacıklığıyla sinir bozucu geldi yine. bir de olmamış bir şeyler vardı, şu an tam tanımlıyamıyorum. bunun üzerine amerikan rüyasının sonsuz çöküşünü anlatmaya bayılan fitzgerald'dan bir uyarlama, fincher'dan geldi: the curious case of benjamin button. sinemaya giderek vaktinizi harcamayın tam bir pazar günü (gecesi bile değil) filmi olmuş. fincher böyle bir adam, ya insanı göt ediyor (iyi anlamda) ya da göt ediyor (kötü), kaçma şansınız yok. bir kere film boyunca o iyimser brad pitt beni yordu, teenager brad ise acaip tekinsizdi, korktum ondan, bakışından duruşundan. giderek çocuklaşan bir toplumun alegorisi midir bilemiyorum (ki alegoriden zerre hazetmem)  ama filmin Fitzgerald'ın satiriyle alakası yok. hatta sefil sanat alegoriyi bile yapmamış olabilir. filmde bulabildiğim güzel iki şey var: tilda swinton ve oyunculuğu, kate blanchett ve o donuk tarifsiz kusursuzluğu. eastwood sinemasını çok sevmesedem de changeling'i izledim, sinema sanatı adına bir şey yok ama her annenin ya da anne adayının, anne aday adayının bile içine dert düşürecek gerçek bir hikayeye sahip. angelina'nın kırmızı dudakları her zamanki gibi ona çok fazla, birazını almaktan hiç şikayetçi olmam. 
2009 ise benim için uykusuz başladı, kafasını yastığa koyar koymaz uyuyan ben yılbaşı gecesinden beri uyumak için takla atat hale geldim. üstüne üstlük hastayım, halsizim, uykuluyum. tylolhot içtiğim gece ise lsd almış gibi oldum, gerçek mi rüya mı olduğunu kestiremediğim türlü anlar oldu. şimdi ise antibiotikçiyim. nataşa atlas sever bir şehirde yaşıyormuşuz, daha salı gününden bilet kalmamış oysa herkesi gidelim gazına getiren ben, bilet bulamayan yine ben. pilates sağ olsun hatta var olsun daimi bir karın ve bacak ağrısıyla yaşıyorum, senelerimi verdiğim fitnessda iki gram kas yapmamışım onu anladım. derse gelen erkekleri arada aynadan izlemek çok keyifli, sıfır esneklik sıfır hareket kabiliyeti. kadın bölümü ise kassızlıktan tir tir titriyor. yakında ebru şallının dvdsini alıp evde yapmaya başlamaktan korkar oldum. neyse canım, spor güzel şey. nip/tuck verdiği uzun aradan sonra başladı, konular yine rende kıvamında. seinfeldin the serenity now derdi olanlara deva, mighty boosh ise merakla beklediğim şey. nikon d300ün gururlu sahibi, fransızca kursunun en çalışkanı olmaya adayım. ifistanbul geliyor hem, özle gündüz film kuşağı. 2009un şanslı burçları ise kova ve terazi. sen ve ben. 

Çarşamba, Aralık 31

Her gün bir yerden göçmek ne iyi 
Her gün bir yere konmak ne güzel 
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş 
Dünle beraber gitti cancağızım, 
Ne kadar söz varsa düne ait 
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Mevlana

Çarşamba, Aralık 24

baby, it is cold outside

























geçen gün sports'un soyunma odasında duvarda şu yazıyı gördüm "lütfen çıplak dolaşmayınız." demek ki über-rahat kadınların çirkin organlarını kendilerine saklamamasından rahatsız olan başkaları varmış. herkes taş olsa hiçbir problem yok, misal bugün karşımda popo arasına girmiş tanga ipini düzeltip kremi bacaklarına yavaş yavaş yediren genç kadından rahatsız olmadım. hemen ardından silikonlu bir kadın dev memelerini gözüme sokunca yine depresyona girdim. çirkinlik beni depresyona sokuyor. 

ursula'nın son 3lemesinin voices'ini okuyorum, her an ağlayabilirim. 

geçirdiğim 2 çirkin operasyondan sonra üst çene kemiğimin minik bir parçası kırılmış, bunu 20liklerin olması gereken yerden  dışarı sivri bir "şey" çıkınca anladım. yaşasın yeni operasyon.

dışarı bakıp evden çıkmaya korkuyorum.

Pazar, Aralık 14

bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim


















seviyorum susmanı, yokluk gibisin çünkü,
sesim sana varmadan işitiyorsun beni.
havalanıyor gibi gözlerin yerlerinden
ve sanki bir öpüşle kapanmış ağzın yeni.

benim ruhumla dolu bütün nesneler gibi
yine benim ruhumla yükselirsin her şeyden.
ruhuma benziyorsun, düş kelebeğim benim,
karasevda sözüne benziyorsun tıpkı sen.

seviyorum susmanı, uzaklıklar gibisin.
inler gibisin hem de, kuğuran kelebeğim.
işitiyorsun beni sesim sana varmadan:
senin sessizliğinle ben de susayım derim.

seninle konuşayım o senin yüzük gibi
yalın sessizliğinde, o lamba gibi parlak.
gece gibisin sen de sessiz, yıldız içinde.
sessizliğin bir küçük yıldızdır senin, uzak.

seviyorum susmanı, yokluk gibidir çünkü.
öyle uzak, acılı, ölüp gitmiş gibi sen.
yeter o zaman bir söz, bir gülümseyiş bile,
sevinirim, başka şey yok öyle sevindiren.


neruda

Cumartesi, Aralık 13

yüreğimde bir delik/ of love and squalor

























unuttuğum bir yerin unuttuğum posta kutusunda unuttuğum mesajlar, şimdi okuyunca ne kadar boşlar. kalbimdeki deliğe girip dışarı fışkırdılar. kimse kimseyi tanıyamıyor, ondan ayrılmadıkça. bu bir üslup meselesi, ayrılmayı bilmek yani. soğuk havalarda tarçınlı bir salep, battaniye, kedi sevsem belki bir kedi. tanıdığım herkes çetrefilli.

Cumartesi, Aralık 6

betty draper


























mad men'in yakışıklısı don draper'ın karısı betty'nin, ya da betts'in, hadi birdie'nin diyelim, güzelliğini anlatmaya çalışsam, bu nafile bir çaba olur ne de olsa kadın "güzel"in sözlük karşılığı. ve henüz 2 sezonu oynamış dizinin beni en çok etkileyen karakteri. belki çoğu kişiye kendi çocuklarından  pek de farkı olmayan, derinliğinde asla boğulamayacağımız tek boyutlu biri gibi görünen betty, kocasının karısından daha fazla bir şey olmak isteyen ama olamayan kadının portresi. kusursuz görünmekten başka çaresi olmayan betty eski bir model, betty anne, betty ev kadını, betty ata biniyor, betty kötü araba kullanıyor, betty sürekli sigara içiyor, betty elinden şarap kadehini bırakmıyor, betty tepesi atınca tüfeği kapıp güvercinleri vuruyor, betty pembe ojelerini sürmeden güne başlamıyor, betty güzellikten yana kendisine denk kocasının ceketlerinde başka kadınların parfümlerini kokluyor, betty en başından beri aldatılıyor, betty uyuyamıyor, bunalıma giriyor, betty aslında o kadar çok ki taşıyor, betty anlaşılmıyor, betty yalnız, betty sonunda kendisi dışında herkesle tutkuyla sevişen kocasını aldatıp eve geldiğinde çikolatalı dondurmayı mideye indiriyor ve belki betty aslında ölmek istiyor. ya da arzulanmak. hiçbir yanımızın benzememesine rağmen nedense en çok empati kurduğum kadın oldu betty.

Cuma, Aralık 5

walden




















I went to the woods because I wished to live deliberately, to front only the essential facts of life, and see if I could not learn what it had to teach, and not, when I came to die, discover that I had not lived. I did not wish to live what was not life, living is so dear; nor did I wish to practise resignation, unless it was quite necessary. I wanted to live deep and suck out all the marrow of life, to live so sturdily and Spartan- like as to put to rout all that was not life, to cut a broad swath and shave close, to drive life into a corner, and reduce it to its lowest terms, and, if it proved to be mean, why then to get the whole and genuine meanness of it, and publish its meanness to the world; or if it were sublime, to know it by experience, and be able to give a true account of it in my next excursion.

h.d.thoreau

çöp

























bisikleti çevirmeye başlamadan önce gidip bir dergi alıyorum. kitap okuyamayacak kadar dalgın, bir şeye bakmadan pedalları çeviremeyecek kadar sıkılgan. kadın dergileri kapılmış geriye kötü dekorasyon dergileri kalmış. meson fransez. resimlerin, evlerin, aksesuarların arasında dolaşıyorum. yeni bir ev istiyoruz kendimize, ikimiz.  mutfağın ve banyonun zemini çini olsa ne güzel olur. koltuklar nasıl olmalı, tavan yüksek kütüphane masan sandalye. sonra bütün bu eşyaların beni ezeceğini düşünüyorum. bütün kitaplarımın, kıyafetlerimin, ayakkabılarımın beni ezdiğini. yanımda götüremeyeceğim bu kadar çok şey varken, tüketmek bu kadar tatmin etmezken, aslında sadece ordan oraya gidebilmeyi istiyorum. bu yüzden kişiliksiz, birbirinin aynı otel odalarındaki eşyaya bağlanmana izin vermeyen ruhu seviyorum. gerisi çöp.

Salı, Aralık 2

mad men
















nip/tuck'ın güzellik'e ve estetikçilere attığı tokadı, madmen reklamlara ve reklamcılara atmış. series freak olarak geç başlamış olsam da arayı çabuk kapadım. jon hamm'ın katkısı yadsınamaz tabii.

all i want for christmas is you

Pazartesi, Aralık 1

ve sonra

















evden çıkıp arabaya bindiğimde güneş fönü bozulmuş kirli saçlarımı okşadı. sunroofu açıp temiz serin havayı içeri davet ettim. bugün uçaklar marmara denizine doğru kalkıyordu, rüzgar güneybatıdan esiyor olmalı diye düşündüm. evden beni uzaklaştıran bu yolda ilerlerken tam üzerimden bir uçak geçti. ben birine binip gitmek istiyordum, sen birine binip gidiyordun.