Pazartesi, Eylül 8

wanna do bad things with you!























"real blood is for suckers" mottosuyla daha başlamadan kalbimde taht kuran, taze kan trueblood'ın benim gibi vampir wannabe'lerinin susuzluğunu gidereceğini düşünüyorum.

Perşembe, Eylül 4

aşk'a

sırtındaki takımadalar ezberimde, dudağındaki tek ben. 
çıplaklık hiç bu kadar saydam olmadı ne de kalbim bu kadar rahat. 

Çarşamba, Eylül 3

buradan çok uzakta


yaşarken, tam da içindeyken, uzağında durabilsem tüm bu olanların. şu anı değil de zamanı görebilsem.
nereye gitsem nafile, kaçış yok.
biraz gözyaşı, biraz hüzün. en çok korku.

şimdi karşıma çıkmanın bedeli bu.

Salı, Ağustos 26

neden söz ederiz, aşktan söz ederken?


her şey yerçekimine yenik. havalanamayan uçaklar, kavanozu kırılan balık, çoktandır ölmesini beklediğimiz köpeğimiz.
her şeyin dibe battığı günler vardır, elini uzattığın seni aşağı çeker. dip derin, dip soğuk, dip iyidir, yeniden yüzeye çıkmak için.

Pazar, Temmuz 20

şimdi
























Gümüşler ve atlar azaldıkça

Taşınıyordum oradan oraya

Yıldızların sesini tanıyordum

Güneye yaklaştıkça


Bejan Matur

Cumartesi, Temmuz 12

mystery solved

ıslak kirpiklerimi kırpıştırıp saçımdaki tuzu emiyorum. güneş tenimi ısırıyor, kum gözlerimi. denize girişim bir ritüel, soğuk suyu sevmiyorum.

sonrası bir kahkaha.


şu günlerde en iyi dostum, Marcus Didius Falco
.

Cuma, Haziran 27

ve melankoli


kaşıntıyla ter içinde uyanarak sivrisineğin yediği yerleri saymak, her sabah 7buçukta uyanmak, saatlerce ekranın karşısında paper yazmaya çalışmak, gidip bir saat koşmak, koşarken kendini mutlu hissetmek. biri karşı masadan bakarken midem ağzıma geldi, yakupta 2, yolda 2 kez kustum, derken international acil, serum iğne ateş düşürücü. telefonla arayıp kızım sen hala büyümedin, hala ödev yapıyorum diyorsun yeter ya diyen abi. koy götüne diyen cem yılmaz. durmadan suya giren ellere dayanmayan ojeler. her sabah yalnız uyanmak. karpuzu yalnız yemek. gidilen diş eti doktorunun diş taşı işkencesi, delirmiş gibi alışveriş, paranoyakça hiv testi. negatif. pelitten alınmış kavunlu karadutlu çikolatalı dondurma. ctesi bekarlığa veda, haftaya düğün.
az kaldı, gidiyorum.

Pazartesi, Haziran 23

yabadabaday

dün gece zehirlenip serumları iğneleri yemişken bu gece shantelle gogolla göbek atmak.
"ölümlü dünya"

Perşembe, Haziran 19

one fine day

10 senedir saçım bu kadar kısa. aslında herkese uzun bana kısa. saçlar belime erişmişken taşkın bugün haftaya dansöz kıyafetini alıyorum bak, yeter be keselim şunları dedi. kes anasını satıyım. kes. sütyenimin üstünde bir yerlerde seyrediyor en uzun yeri. sanki kastre oldum, sanki bir şeyler eksik. alışmak sevmekten daha zor geliyor.

korkunç trafikte ilerlerken birkaç kez birkaç dakika seni düşündüm.

Pazar, Haziran 15

Cumartesi, Haziran 14

bitmemiş tango

solgun efendim
ayılttınız hayattan beni
yalnız bir kızdım
öksüz yıldızdım
çarpıp gittiniz
hala aralık kapım karanlığa
dalgın efendim
dargın efendim
yansaydık ah keşke daha ilk adımda
keşke ölüme değil aşka inansaydık
eşlik edecektiniz tek kişilik dansıma
terinizi sildiğim mendil kaldı sizden bana

mızıkçılık ettiniz yarim
erken kaçıp gittiniz heyhat
size kırgınım hala lakin
yokluğunuzda çok zor hayat

yıldırım türker

Cuma, Haziran 13

13. cuma














küçükken minicikken top oynamış acıkmışken benim 10 yaşında olduğumu varsayarsam abim ergen ergen etrafta dolaşmakta, günlük stresini üzerimde uyguladığı çeşitli işkence teknikleriyle atmaktaydı. durumu fark eden babam abime bilgisayar aldı, commodore 64. bir anda kedi fare yerine oynayacağımız bir sürü oyun çıkmıştı piyasaya. sınıfta kafa ayarı yapabilen tek kız çocuğu bendim, havamdan geçilmiyordu. neyse, bir gün günlerden cuma tarihlerden 13ü vurmuştu takvim ve abimle evde başbaşa kalmıştık. hikaye uydurmak kadar anlatmayı da seven abim bana uzun uzun jasonı, 13. cumayı filan anlatıp bilgisayar başına dikmişti. biz "oraya gidenin bir daha geri dönemediği" bir kamptaki dedektiftik, kampçılar teker teker ölüyor, onlar ölünce korkunç bir müzik çalıyor ve alttaki kampçı listesindeki yüzlerinin yerini haç alıyordu. jason nerdeydi, abimin hain eli hem joystickde hem de ensemdeydi. nasıl da uğraşmıştık. beraber korkarak oyun oynamak o günden sonra ortak hobimiz oldu (buna hobi denir mi, benim hobim olabilir mi, lüften olsun). inanılmaz sıkıldım daha fazla yazmıyorum.

Perşembe, Haziran 12

iyinin ve kötünün bahçesinde geceyarısı


flört günleri. tekinsizce ve önüne gelenle, gıdı gıdı gıdıklamak beyinleri. ıhlamur kokusu, en çok da evde. funny gamesin ikinci versiyonunu izliyorum fast forward. dilimdeki metalik tat asla geçmiyor. öz'le gurme tabaklarımızı paylaşıyor şarabı yarısından çok içiyoruz. filiz'le white mille gidiyor ve celeb olmayan tek biz oluyoruz. haziran ılık ılık içime akıyor.

Pazar, Haziran 8

vitrin






















şimdi hemen kalkmam duş almam kuaföre gitmem saç manikür pedikür makyaj yaptırmam ama hemen hemen kalkmam gerek o yüzden geriye kalan tek davidoff sigarasını yakıp gece giyeceğim kuyruklu elbiseye doğru üflüyorum. balonun en güzel kızı ben olmalıyım.


z. demişti ki herkesin her anı için bir ajda şarkısı vardır.

8

Cuma, Mayıs 30

veda.














Sabah 4te çaresizce yazdığım o mektubu senden geri almak istemiş, eninde sonunda çöpe gidecek demiştim. Eninde sonunda çöpe gideceğim. Şimdi hava güzel, bütün planlarımızı kucağıma alıp denize bıraktım. Kelimeleri unuttuğunu söylediler, sadece durduğunu. En zoru insandan geriye kalan nesneler, bir dişfırçası, şampuan, iç çamaşırı. Saçlarımı dünyanın dört bir yanına dökerken benden kalan bir tel. Yanıbaşında dururken romantize edemediğin her şey hızla anlam kazanırken ben kendimi suya, seni sana bıraktım. Elveda.

Pazar, Mayıs 25

unsichtbar


it would be very unjust to say that you deserted me,
but that i was deserted, and sometimes terrible so, is true.

ya da

bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün.

Salı, Mayıs 6

happily ever after?

masallar böyle biter: ve sonsuza dek mutlu yaşadılar. masal bu ya, bizi en güzel noktada bırakır, oysa gerçek hayatta bu noktadan sonra aşağı yuvarlanma, yeniden yukarı çıkma, daha kötü düşme ve sonu gelene dek bir iniş çıkış vardır. pamuk prenses büyük ihtimalle keşiften keşife koşan prensince saraya kilitlenmiş, uyuyan güzel artık ayakta uyumaya başlamış, külkedisi efendi köle diyalektiğini antetli bir kağıda geçirmiştir. onlar muradına ererler, gerisi bizi ilgilendirmez. ama murat dediğin ne kadar sürer? evlilik olmayacak duaya amin demek midir, insanın hala iyimser olabileceğinin bir kanıtı mıdır? tarım toplumuna geçerken toprağın babadan oğla geçmesini garanti altına almak için icat edilen evliliğin çokuluslu şirketlerin yönettiği bir dünyada babadan oğla hiçbir şey geçmezken hala sürdürülmesi saçmalığın daniskası mıdır? bu zamanda çocuk evlenmek için yeterli bir sebep midir? aşkımız ve gerçeklerimiz değişse de birbirimizi hala sevebilir miyiz? aşk mümkün müdür, sevmek söz vermek midir?

sabah uyandığında kocasının hangi gömleği seçeceğini doğru tahmin etmeyi romantik bir şey sanan didem evlilik dönemecinden bildirdi.

Salı, Nisan 29

hadi ordan canım!



ev kadınlığını -ki bu durumda evdeki fahişeyi- yüceltmek dönem dönem reklamlarda tırmanıyor. bu reklam da beni dehşete sürükledi, portre edilen kadınlar üst orta sınıf, zengin kocayı kapmış (kim kaybetti siz buldunuz?) ve çalışmamayı tercih etmiş, saçlar fönlü elbiseler kabarık. hayatı ise monoton olamaz perdesi var çarşafı var havlusu var kızın allahaşükür. böylece superstructure ne durumda görmüş oluyor ve domestik hayaller kuran her kadına kapitalizme hizmet etmesi için yalvaracak hale geliyorum. erkek mi egemen kapitalizm mi? bunalıma girmemek mümkün değil. kullanılan şarkı ise ayrı ironik - fame, i am gonna live forever - evimde mutluyum ben. hadi ordan canım.

Pazartesi, Nisan 28

vize alacaklara önsöz

1-telefonla randevu alma bence yıldırma çalışmalarının ilk basamağı. geçen pazartesi özlem hanım kızımızla konuştuk, kendisi işinin hakkını veren bir insan: ancak yapay zeka olmaya yaklaşmış mucizevi bir beyin bu kadar seri, eksiksiz ve hatasız konuşabilirdi. ama malesef ben monoton konuşulunca refleks olarak dinlememeye başlıyorum. seneler önce toefl yaparken de listening bölümünü dinleyememiştim sıkıntıdan.
sabredin, görüşme en fazla 20 dakka sürecek ve randevuyu alacaksınız.
2-evrak toplamak. bir yere gitmeye karar vermeden önce bunu düşünüp yılmak çok mümkün. sizin ülkenize yerleşmeyi düşünmüyorum, bak burda malım mülküm işim annem babam sevgilim ve bir de babamın banka cüzdanı var. ne kadar para harcamayı mı düşünüyorum, haha çok tatlısınız.
3-randevu günü. bugüne psikolojik olarak hazırlanılmış olunmalı, b vitamini takviyesi yapıp çelik gibi sinirlerle koyun gibi güdüldüğümüz vize bölümüne gidilmeli. gittiğim konsolosluğun vize bölümü tamamen toplama kampı havasında dizayn edilmişti, özellikle de kraldan çok kralcı memurla görüştüğümüz oda, tıpkı bir gaz odası. şaşırtmalı sorular, tekrar edilen sorular, evraklar sonuna kadar bakılmadan sorulan sorular. bunlara evde çalışın.
4-vizenizi alın ve bir sonraki vizeye kadar alnınızdaki terleri silin.

Cuma, Nisan 25

ceymi




şurda müzik zevki olan bi kaç kişiyiz, onlardan 2si ellerinden öpmeye yanına gelio ceymiciğim, yavrucuğum, fıkır fıkır fıkırdama gel bana gel.

klip muhteşem olmuş, at gibi kadın var, at gibi kadını sevmek var şu tatlı kısa hayatta.

(ünlü dune duası korkularımızla yüzleşmemizi söylüyor, ben de yüzleşiyorum gitmeden: yüce rabbim bloga ayaklarımın ya da ayakkabılarımın resimlerini koyacak bir state-of-mind'dan beni uzak tut, amen.)

öz



















iyi ki doğdun!

Perşembe, Nisan 24

la-la land

meşgul olunca bir şey yazılmıyormuş. ya da mutlu olunca. vizemizi de aldık mı ptesi, geriye burdan gitmek kalıyor.

Salı, Nisan 15

ekinezya

"ekinezya - bağışıklık sistemi - iyi fikir," dedim ctesi eczanede göz damlamı alırken, son 3 gündür de içiyorum. dün akşam dilimdeki metalik tat ve yanma sinirimi yıpratmış internette "acaba bana yine ne oluyor" diye aranıyordum, neler neler buldum, b vitamini eksikliğinden demir eksikliğine oradan strese uzanan uzun bir yol. yatağa yattım uyumak üzereyken beynimdeki o bastırdığım ses "sen hasta değilsin, son 3 gündür neyi farklı yapıyorsun düşün" dedi. ekinezya. yan etkilerini şöyle alıntılamak isterim: It should tingle, slightly numb the tongue and taste metallic which is a sign that the immune tissue situated under the tongue is being stimulated (this effect is stronger in the botanical species Echinacea Angustifolia than Echinacea Purpurea). This tingling assures the user that the Echinacea has the required potency. kaliteli ekinezya kullanıcısı olmanın yan etkileri.

Perşembe, Nisan 10

total recall

dünyadaki tüm bu vodvilin, bu başı dönmüş sirkin salt bir çiftleşme dansı olduğuna inanmaktan başka bir seçeneğimiz yoksa neden Freud'un takipçisi olmayalım? yahudilerin yakılmalarının, verilen oyların, kaptanların dümenlerini çevirmelerinin ve kadınların konken oynamalarının, kızların edebiyat, erkeklerin mühendislik okumalarının ardındaki sebep ya gerçekten de Genital ise? şehirler, paragraflar ve şiirler, yarışmalar, savaş taktikleri, metafizik, suda bitki yetiştirme, sendikalar ve üniversiteler varlıklarını insanlığın bu basit özlemine, zavallı küçük coitus'a borçluysa? galaksi-ötesi bir turiste kim "bizim gezegenimizde erkek ve dişiler çiftleşir. dahası bundan zevk de alırlar. ama çeşitli nedenlerle bunu istedikleri zamanda, istedikleri yerde ve istedikleri kişiyle yapamazlar. yani etrafta gördüğünüz tüm bu koşturmacanın nedeni bu," demekten keyif almaz ki?

Pazar, Nisan 6

immanence

to see a world in a grain of sand,
and a heaven in a wild flower,
hold infinity in the palm of your hand,
and eternity in an hour.

\frac{dS}{dt} = \sum_{k=1}^K  \dot{M}_k \hat{S}_k  + \frac{\dot{Q}}{T} + \dot{S}_{gen}

Pazartesi, Mart 31

yeni başlayanlar için romantizm

romantizm inanılmaz sıkıcı olduğundan heralde (romantik şiiri alıp romana vurmak, kenny g duyunca kulaklarımdan kan gelmesini istiyorum da diyebilirim) eğlenceli bir hale gelince seviyorum. evet.
neyse bugün sliding doors u uzun zamandır ihmal ettiğimi fark edip izledim. sonra da sevdiğim romkom high fidelityden esinlenip bir liste yapmak istedim, yapıyorum. i.e. yarın eleştiri sunumum var nereye kadar kaçabilirim, deneyip görelim.
1- 4 weddings and a funeral
2- pride and prejudice - bbc version
3- pretty woman
4- high fidelity
5- when harry met sally
6- bridget jones' diary
7- as good as it gets
8- groundhog day
buraya kadar kaçabiliyormuşum.

Pazar, Mart 30

le reel/the aleph

On the back part of the step, toward the right, I saw a small iridescent sphere of almost unbearable brilliance. At first I thought it was revolving; then I realised that this movement was an illusion created by the dizzying world it bounded. The Aleph's diameter was probably little more than an inch, but all space was there, actual and undiminished. Each thing (a mirror's face, let us say) was infinite things, since I distinctly saw it from every angle of the universe. I saw the teeming sea; I saw daybreak and nightfall; I saw the multitudes of America; I saw a silvery cobweb in the center of a black pyramid; I saw a splintered labyrinth (it was London); I saw, close up, unending eyes watching themselves in me as in a mirror; I saw all the mirrors on earth and none of them reflected me; I saw in a backyard of Soler Street the same tiles that thirty years before I'd seen in the entrance of a house in Fray Bentos; I saw bunches of grapes, snow, tobacco, lodes of metal, steam; I saw convex equatorial deserts and each one of their grains of sand; I saw a woman in Inverness whom I shall never forget; I saw her tangled hair, her tall figure, I saw the cancer in her breast; I saw a ring of baked mud in a sidewalk, where before there had been a tree; I saw a summer house in Adrogué and a copy of the first English translation of Pliny -- Philemon Holland's -- and all at the same time saw each letter on each page (as a boy, I used to marvel that the letters in a closed book did not get scrambled and lost overnight); I saw a sunset in Querétaro that seemed to reflect the colour of a rose in Bengal; I saw my empty bedroom; I saw in a closet in Alkmaar a terrestrial globe between two mirrors that multiplied it endlessly; I saw horses with flowing manes on a shore of the Caspian Sea at dawn; I saw the delicate bone structure of a hand; I saw the survivors of a battle sending out picture postcards; I saw in a showcase in Mirzapur a pack of Spanish playing cards; I saw the slanting shadows of ferns on a greenhouse floor; I saw tigers, pistons, bison, tides, and armies; I saw all the ants on the planet; I saw a Persian astrolabe; I saw in the drawer of a writing table (and the handwriting made me tremble) unbelievable, obscene, detailed letters, which Beatriz had written to Carlos Argentino; I saw a monument I worshipped in the Chacarita cemetery; I saw the rotted dust and bones that had once deliciously been Beatriz Viterbo; I saw the circulation of my own dark blood; I saw the coupling of love and the modification of death; I saw the Aleph from every point and angle, and in the Aleph I saw the earth and in the earth the Aleph and in the Aleph the earth; I saw my own face and my own bowels; I saw your face; and I felt dizzy and wept, for my eyes had seen that secret and conjectured object whose name is common to all men but which no man has looked upon -- the unimaginable universe.

Borges

Çarşamba, Mart 26

bıdı

(cicim ayları is officially over, ben de amma çok mıymıy aşk anlatmışım, aşkı biraz paranteze almak lazım.)

bir şeyi yapıyor olmaya ikna olmamak, mesela vejeteryansın ve vejeteryan olmak için 100 sebep bulup yazıyorsun, sayıyorsun ama bunu niye yapıyorsun, yapma, ye işte eti orta pişmiş, kanı gitmemiş. veya işte stupidly in love biri sorabilir beni sevmek için 5 sebep say diye, bu soruyu duyduğun anda neden sevdiğini ciddi ciddi düşünebilirsin artık. sen, sen, sen. kimle konuşuyorum, kendimle. retorik sorular. entelektüel endişeler: film festivali için 3 tanecik bilet aldım, oysa hiç almamaya karar vermiştim. bu film izleme kaygısı beni cidden çok yoruyor, bir süre sonra filmi izlemiyorum, görevini yerine getirmiş olmanın verdiği huşuyla bir kağıda çentik atıyormuşum gibi oluyorum veya -dum. olmasın diye uğraşıyorum. tabii gidip bilet kalmadığından avucunu yalamak bu sinema delisi şehirde çok mümkün. bugün hava çok sıcak ve serindi aynı anda. lodosun verdiği uykunun ilk dersin ninni dinliyorum aldanışıyla birleşince diğer derse gitmeden tramvaya binip sirkeciye gittim. tramvay deneyimi travmatik oldu, unutmak istiyorum. yaşasın kişisel arabalar, yaşasın trafik. her neyse borsa da güzel mamalar yedim sonra da biraz dükkan gezerken ali muhiddin hacıbekir le göz göze geldik. sonra içerdeydim, sonra lokum alıyordum: kahveli, zencefilli, naneli, ve tabii tarçınlı. pişmaniye onu almam için yalvardı, almadım, pişmanım. badem ezmesinden bahsetmeyelim bile.

Pazar, Mart 16

lö lost

ejderha yılı 2000. panda bir flashback.
alnımdaki lost sancılarını siliyorum.

fin

"Hayatınıza yeni ve lüzumsuz insanlar dadanıyor. Ortak geçmişiniz ve hiçbir şeyiniz olmayan insanlar. Sizi tanımayan; tanımasına imkân ve ihtimal olmayan insanlar. Bence bir insanın hayatına otuz yaşından sonra yeni insan girmesi, inanılmaz güç.
[...]
Bu ne mene bir konfordur insan hayatında. Avucunun içi gibi bildiğin insanlarla konuşmak, onlarla olmak. Yeni insanlarla bitmek bilmeyen engebeler, güven sınavları, yanlış anlamalar, anlaşamamalar; bir dolu iletişim sorunu... Otuzundan sonra olmuyor, çekilmiyor.
Herkesin hayatında vakit hırsızları vardır. Bir bakarsınız telefon etmiş ve temiz bir yarım saatinizi göz göre göre araklamışlar. Konuşmanın özeti şudur: NE KESTİN KOÇ, NE YEDİN HİÇ. Hayatınızda biri vardır: Bir sevgili, bir koca, bir 'karşı' cins olayı. Didişe didişe bir haller olursunuz.
Yaşam enerjiniz bilekleriniz kesilmiş de, toprağa akıyorcasına, ruhunuzun damarlarından çekilir gider. İnanılmaz bir negatiflikle baş etmek durumunda kalırsınız. Gözünüzün ışıltısı kaybolur, ruhunuz daralır çeker. Münakaşadan geçilmemektedir ortalık. Birbirinizin cinini tepesine çıkartmaktasınız.
Beraberliklerin iptila yaratan bir yanı da var. Tabii güç, bir ilişkiyi koparıp atmak.
Ama olan size olur. Keyif almak nedir hayatta, unutur gidersiniz. Tüm yaşam enerjiniz kubura boşalmakta gibidir; kanalizasyonlardan akıp gitmektedir.
Bir bahar temizliği için çanlar çalmakta.
Lüzumsuz insanları kapının önüne koymak için.
Onlarla geçirdiğiniz zaman zarfında, vakit kaybettiğinizi hissettiğiniz herkes fuzulidir. Hayatınızda 'fuzuli işgal' yapmaktadır. Masayı doldurmakta; ama sizi aç bırakmaktdır. Ruhunuzu didip enerjinizi yok etmektedir.
Sizi sıkanları, anlamayanları, alışamayanları, yeni olup da yoranları, okuyamayanları, yol yakınken kapının önüne koyun."

Perihan Mağden

Pazartesi, Mart 10

bobo hobo

hobi. söylenişi bile bir saçma. hobi hobi hobi. etimolojisine bakalım: hobby ingilizce küçük at ya da midilli demekmiş, zamanla çocukların oyuncak atına ve oradan da sevilen boş zaman aktivelerine verilen isme dönüşmüş. bir yere varmayan aktivite diye not düşülmüş.
geçen hafta cian ve ipiyle yürürken insanlar ve hobilerinden söz ediyorduk, ipi "böyle şeyler yapmayan bi biz varız," dedi.
düşündüm, en büyük hobim saç uzatmak. sinema müzik kitap bir hobi olamaz, olmamalı, beni ben yapan şeyler karakteristiğim olabilir, üzerime eklenmiş bir parça değil.
neyse, hobi bobi derken pazarımı hobisi olan biriyle geçirmenin ağırlığı altında ezildim. "off road" bunlardan biri. diğerleri motor, scuba, yelken, surf ve kesin benim bilmediğim ve düşüncesi bile yoran aktiviteler. hobisi olan sevgilim var diye hava da atıyorum üstelik. nasıl biri sorusuna hobileriniz nelerdir sorusuna verecek cevabı olan biri diyebilirim mesela. oh tanrım.
neyse işte bindik 4x4e, ağvaya gidiyoruz, yolda yeşillik ve tepelik alan görürsek girip bence son derece anlamsız şeyler yapıyoruz. ki aslında eğlendim de, itiraf etmeliyim. pazar günlerini yasta geçiren ben için çok renkliydi ve hobiliydi.

anladım ki hobi fobim var, korkuyla mücadelede büyük adım.

Perşembe, Mart 6

the best part of a kiss, I think, is when you see that head coming towards you and you know that you're going to be kissed. that moment just before is so exquisite.

the portrait of a lady.

Perşembe, Şubat 28

beni bu güzel havalar

tabii ki hasta etti. boğazım öyle ağrıdı ki viksi içeri sürmeyi bile düşündüm. neyse ki yoğun ıhlamur-zencefil-bal ve pastile maruz kalınca yumuşadı eşşek. ama öyle bir ağırlık var ki üzerimde, sanki bu harekatı bana düzenledi teseka. şımarabileceğimi sandığım merci ise ince giyindiğim üzerine gereksiz uzun bir konuşma yapıp şefkatin yanından bile geçmedi. insanların kışlık giyinme alışkanlıkları yüzünden olan bana oldu: ben boğazlı kazak giyince boğazlanıyormuş hissi yaşadığımdan, kazak üzerine paltomu giyerim kaz tüyü, kaslı bir görüntü elde ederim -bu da asla şık olmamayı gerektirir- her neyse, bu şımarma merci ise sabah uyandığında üzerine bir şey giymeyi akıl eden ve başaran biri, buradan günlük soğuk hava koşullarıyla ne kadar iyi mücadele ettiğini anlayabiliriz. onun koşullandırmasıyla bile hasta olmuş olabilirim "üşüyceksin, hasta olucaksın." evde annemi bırakıp babamla date ediyorum sanki.
bu son cümle beni irkiltti -erkekte babayı aramak. ben gidip iyileşeyim.

Pazar, Şubat 24

eat me

grimm love: yemek ve yenmek istemek üzerine bir film. yalnızlığımı ne kadar sağlıklı geçirmiş olabilirim. the bachelor: 25 -sayıdan emin olmamakla beraber- kadın -bir kısmının kız olduğundan şüpheleniyorum- ve bir elicıbıl bekar. kızların hepsiyle öpüşüp koklaşıp içlerinden biriyle nişanlanacak ve bizden de samimiyetsiz aşklarına inanmamız beklenecek. sabredip izledim final bölümünü, güller, pırlantalar, öpüşmeler, aileyle tanışmalar, sonra karar verdi bekarımız, ki tahmin ettiğim kızı seçti, diğerinin kalbi paramparça.
bu dünyanın en çirkin ülkesinde yaşanırken başka bir ülkede biri diğerini yiyor. bense onu ne yemeyi ne de samimiyetsiz bir aşkla tüketmeyi istiyorum.

Cuma, Şubat 22

Perşembe, Şubat 14

13 şubat

"güller sana."
minik bir kart, içinde ismin.
öğretilmiş romantizm der geçerdim eğer dün bugün olsaydı.
romantik olamayan ben, romantik ve komik sen.
seni bugün kimseler görmeden seviyorum.

Salı, Şubat 12

portrait of the artist as a young bitch

Fahişelik, "çift üç kişiden oluşur" sözünün altını çizercesine, bilinen en eski kurumlardan biri. Çift olmak için “biz”i ötekilere karşı bir arada tutan bir meseleye sahip olmak gerek. Bunu kaybeden çiftler çocuk yapmaya girişirler, ötekinin kendisi ne kadar çocuğunuz olabilirse o evlilik de o kadar süre kurtulmuş olur. Buradan hareketle en samimi ilişkiyi “düzüş kankamız”la kurmuyor muyuz? İlişki olması için bir meseleye sahip olmadığımız biriyle herkesten gizli, sadece çıplakken görüşmek.

Fahişeliğe geri dönersek, erkeklerin “gerçekten” tekeşli olması bir fahişeyi gerektiriyor. Yani her evli kadın, bir yerlerde bir fahişe yaratıyor fark etmeden. Buradan kıskançlığa, terk etmeye, olmamış gibi davranmaya, göz yummaya giden yolları çatallanan bir bahçeye giriyoruz.
Henüz bu bahçeye girmeden sözümü söylemek istiyorum: yatakta orospu olmayı öğrenin.


not: bu yazı kadın tekeşliliği de facto bir gerçeklikmiş gibi davranmaktadır.

Cumartesi, Şubat 9

I was feeling pretty good thought I finally understood
how to be free, free, free, free like the birds, like the bees
like the wind in the trees so I went out on a limb
thinking maybe we could swim into the river of light
into the ocean of pain where angels get their wings
where babies get their names

I wonder if you were aware

how much you rock my boat

fiziksel değiş tokuş





















aramızdaki
kimyasallar.

Salı, Şubat 5

aşıksın


belirsizlik güvenli bir yerdir, ki her şey en kesin olduğunda bile belirsizdir. hayatımın en güvenli zamanlarını yaşıyor olmalıyım. bilmiyorum, soramıyorum, neden soramadığımı hiç bilemiyorum. hiç yaşamadığım bir şey yaşıyorum, bu demek değil ki müthiş, sadece değişik. adaptasyon sorunu, ki adapte olmalı mıyım, oysa o ne kadar rahat, benim taşikardim tutmuş ellerim ter içinde, kapıyı elinde bir tornavida ve kotunun altındaki o güzel çıplak ayaklarıyla açıyor. sana portakal suyu sıktım, mutfakta, biraz işim var, geliyorum. peki. az sonra bir şeyler anlatıyorum, dinlenmediğimi hissedip dinlemiyorsun ki neden konuşuyorum diyorum, içeri girdiğimden beri kurduğum cümleleri sırasıyla saymakla tehdit ediyor. biz neyiz bilmiyorum. biz bir şey olmalı mıyız bilmiyorum, ismini koymak mı gerekir her şeyin bilmiyorum, gün içinde kafamda kurduğum kurguları akşam tek bir cümleyle silebilmeni izliyorum, ben hiçbir şey yapmıyorum, sen hiçbir şey yapmıyorsun, biz sadece oluyoruz.
kendimi hiç bu kadar sağlıklı hissetmemiştim.

Çarşamba, Ocak 30

that it took me this long


you are hardcore, you make me hard
you name the drama and i'll play the part
it seems i saw you in some teenage wet-dream
i like your get-up if you know what i mean
i want it bad, i want it now
oh can't you see, i'm ready now

i've seen all the pictures, i've studied them forever
i wanna make a movie so let's star in it together
don't make a move til i say "action"
oh, here comes the hardcore life

put your money where your mouth is tonight
leave your make-up on and i'll leave on the light
come over here babe and talk in the mic
oh yeah i hear you now, it's gonna be one hell of a night
you can't be a spectator, oh no
you got to take these dreams and make them whole
oh this is hardcore, there is no way back for you
oh this is hardcore, this is me on top of you
and i can't believe that it took me this long




organs without bodies

Pazar, Ocak 27

the art of

the end is nigh

dear me,
procrastination is like masturbation. it seems like a good idea but in the end you are only fucking yourself. that paper won't write itself, so get to work.


cordially,


you.

Çarşamba, Ocak 23

shooting stars, fallen objects

















çay saatimi bir tavşanla paylaşmak istemem ben. ama porselen tabaklar, fincanlar, pürüzsüzce kesilmiş limonlu bir kek dilimi, altın yaldızlı çatallar bıçaklar, poşet olmayan çay, masa örtüsü, ve kayısılı kurabiyeler olabilir. tavşan bende tekinsiz bir duygu yaratıyor, kendimi güvende hissedemiyorum. parmağımın ucu kopsa, nasıl artık benim parmağım olmaktan çıkacaksa, bu da öyle bir his.


rüyalarımı gerçeklerden ayıramıyorum.

Cumartesi, Ocak 19

Pazartesi, Ocak 14

küçük ölüm
















Dudaklarına dokunuyorum senin, kenarlarını çiziyorum tek parmağımla, sanki benim elimden çıkmış ağzın, ilk kez aralanıyor sanki; gözlerimi kapamam kafi, her şey yeniden yeniden başlıyor, elimin altında, her seferinde bir başka ağız doğuyor istediğim türden, elimin seçip yüzüne yerleştirdiği nice ağız arasından seçilmiş bir ağız bu, seçen benim, kendi ellerimle yüzüne çizivermek için onca özgür ben seçtim, nasıl olduğunu anlayamadığım bir rastlantı sonucu olarak, elimin altında çiziktirdiğim ağıza tıpa tıp uyan bir ağız oluyor seninki.

Bana bakıyorsun, çok yakından, gitgide yaklaşıyor yüzün, seyrediyorsun beni, tepegözüz sanki, gözlerimiz büyüdükçe büyüyor, üstüste gelerek iki göz tek göz oluyor: tepegözler birbirine bakmakta, solukları karışmış birbirine, ağızlar buluyor yekdiğerini, dudaklar sıcacık, kavgada, dil düşlere henüz dokunmuş, bir sessizlik dil üzerinde, bir eski koku, mis gibi, ağır bir hava dolanıp duruyor. O an işte, ellerim dalıyor saçlarına, derinlerini okşuyor ağır ağır, ikimizin de ağzı çiçek ve bal dolu sanki, sarmaş dolaş, öpüşüyoruz, hızlı hızlı, derin duyumlarla. Isırıyorsak eğer, acısı tatlı, birbirine karışmış soluklarımız içerisinde, sönüp gidiyorsak eğer, dönüşüyorsak kısa ve korkunç bir boğuluşa, ölüme, bu anlık ölüm güzel. Tek bir tükürük tek bir olgun meyva tadı; yapışmışsın bana, duyuyorum titremelerini, suda titreşen ay gibi aynı...

Cortazar - Seksek.

Pazar, Ocak 13

odadaki fil
















birini öpmemek konusunda ilk defa bu kadar kararlıyken,
neden tam bir film karesiyiz seninle?

Perşembe, Ocak 10

the contest - to be the master of your domain


















George [looking bedraggled]
: My mother caught me
Jerry: Caught you? Doing what?
George: You know.
[Jerry, Elaine, and Kramer fail to catch on.]

George
: I was alone...

Elaine [realizing]
: You mean...?

George
: Uh-huh.
Kramer [laughing]: She caught you?
Jerry
: Where?

George [reluctantly]
: I stopped by the house to drop the car off, and I went inside for a few minutes. Nobody was there, they're supposed to be working. My mother had a Glamour
magazine, I started leafing through it...
Jerry [incredulous]
: Glamour?

[Kramer and Elaine laugh.]

George
: So, one thing led to another...

Jerry
: So what did she do?

George
: Well, first she starts screaming "George! What are you doing? My God!" And it looked like she was gonna faint; she started clutching the wall, trying to hang on to it...

Kramer
: Man...

George
: I didn't know whether to keep her from falling or zip up!

Jerry
: What did you do?

George
: I zipped up!

Elaine
: So she fell?

George
: Yeah...well, I couldn't run over there the way I was.:[Jerry and Elaine mutter in agreement.]

George
: So she fell, and then she started screaming "My back! My back!" So I picked her up and took her to the hospital.

Elaine [laughing]
: How is she?

George
: She's in traction.

Elaine [still laughing]
: Okay, I'm sorry...

George [angry]
: It's not funny, Elaine!

Elaine [stifling laughter]
: I know, I'm fine.

George
: Her back went out. She's gotta be there for a couple of days. All she said on the way over in the car was "Why, George? Why?"...I said "Because it's there!"

Jerry [still incredulous]
:
Glamour?!

Salı, Ocak 8

telefon



















telefon sesi nasıl bir sestir? bana hep sesimin yataktaymışım gibi geldiği söylenir. insanı en iyi kendi kendine yabancılaştıran şey kendi sesidir, olamadığın her şey o sesin içindedir. telefonla konuşurken sesin eko yapıyorsa, kendinle konuşmanın dayanılmaz acısını hissedersin, yani ötekinin seni duyma biçimini.


beni arayacağını söyledi. 10 gibi. bunu duş üzerine yemekle sindirdim, heyecanla beklemek yerine unuttum saatin 10a gelişini, hem saat ne kadar 10du onu da bilmiyorum, yo hayır cep telefonunun güzelliği, tam olarak bilebiliyorum: 21.51, söylenişi müzikli. 7dakika43saniye, ideal konuşma süresi.

"less is more" ne demekmiş, yeni öğreniyorum.

Pazar, Ocak 6

killing me softly


nabzın yükselmesi, avuçların terlemesi, oksijensiz kalan bir beyin. oysa nasıl da her şey yoluna girer karşısına geçtiğin anda. yanyana yürürken düşündüğün eğer ne güzel yanyana yürüdüğünüzse, dudaklar istemsizce kıvrılır, yukarıya doğru. konuşucak tek kelime bulamayacağını sanıp kendini hararetle anlatırken bulmak, ve o karşında en meraklı bakışlarla seni izlerken.
"dişinde yeşil bir şey var" dedim, "çok kötüsün deminden beri kurtulmaya çalışıyorum görmüyor musun" dedi, gülünce aniden kapadığımda ellerimi ağzıma, "sana senin tekniğinle saldırmam, korkma."

peki nasıl saldırırsın?
arabamın camlarındaki karı temizleyerek mi, inerken yüzüme bakmadan dikkatli git diyerek mi, kapıyı kapatıp asla arkana bakmadan yürüyerek mi, asla mesaj atmayarak, aramayarak, her şeyi yavaş sırayla doğru ve düzgün yaparak, acele etmeyerek mi, ve belki sırf ne diyeceğimi merak edip "yine görüşelim" dediğinde "ne zaman istersen" yanıtıma, "duymak istediğim buydu" diyerek mi?

Cuma, Ocak 4

just be




















e peki ne giyicem. benden önce serkanın düşünmüş olması da güzel. buluşuyoruz yarın dedim, e peki ne giyiceksin dedi. gardrop önü telefon konuşması. sence ne giyiyim? serkan: ben gardrobunu göremiyorum burdan, farkındasın di mi? cyan: giyicek hiçbi şeyin yok di mi? adiler, dalga geçin. yok işte yok.
oysa oysa oysa.

just be.

Perşembe, Ocak 3

how to close the date














Break down the moment
take your hands, bury them deep-
memorize my hair

Trace my cheek, like this-
just the tip of your finger
but don't kiss me yet

Wait until I beg
with my posture and my eyes-
then do it slowly

~ C.E. Laine ~

Salı, Ocak 1

cesur yeni yıl

narportakal simit kaşar. çay-kahve. yazılıp silinen satırlar, word counta bakmalar, 1.5 aralığı da ekleyince beni heyecanlandıran bir görüntü, çevrilen 2 çocuk kitabı, bolca kaşınan bir kafa, okunması gereken makaleler, haftalık program, okunup unutulan ve yeniden okunan bir kitap ve babamın gün boyu söylediği cümle, 1 ocak ın 8 saatini yedik, 10 saatini yedik, ulan gün bitti. artık okumayı bıraksan diyorum.

bu bir ocak hep çok acaip, tuhaf. artık hayatımdan çıksan diyorum.

dangerous liaisons













"... and regret is an essential complement of happiness."