Cuma, Mayıs 28



"Something I'd like people to know: when I say I can't do this, what I mean is that I can't do this without losing a part of myself I really want to keep."

Salı, Mayıs 25

the end



6 sezonun bence en güzel cümlesi Miles'dan geldi: "I don't believe in a lot of things, but I do believe in duct tape." ve televizyon tarihinde bir devir kapandı.

Çarşamba, Nisan 21

Cumartesi, Nisan 10

life during wartime



Solondz tam bir hikaye anlatıcı. Uzun zamandır izlediğim en iyi filmdi. Bildik, tanıdık hayat ve çıkmazları, affetmek mi unutmak mı?

Perşembe, Nisan 8

solaris


"The age-old faith of lovers and poets in the power of love, stronger than death, that finis vitae sed non amoris, is a lie, useless and not even funny. So must one be resigned to being a clock that measures the passage of time, now out of order, now repaired, and whose mechanism generates despair and love as soon as its maker sets it going?
Must I go on living here then, among the objects we both had touched, in the air she had breathed? In the name of what? In the hope of her return? I hoped for nothing. And yet I lived in expectation. Since she had gone, that was all that remained. I did not know what achievements, what mockery, even what tortures still awaited me. I knew nothing, and I persisted in the faith that the time of cruel miracles was not past."


Pazar, Nisan 4

gone cycling!


Geçen yıl amsterdam'da bisiklet terörüne maruz kalınca istanbula döndüğümde bisiklete binmek için yanıp tutuşmuş ve babamla bisiklet almaya gitmiştik. babamın hiç beğenmediği ama "hadi idare et" dediği bir bisiklet almış ve topu topu bir kere narlı'da binmiştim. bundan 1 ay kadar önce babam en az 30 yaşında bir peugeot bisiklet buldu ve sahibi bu inanılmaz zarif ve hafif bisikleti benim kereste ile takas etmeyi kabul etti. orjinal parçaları değiştirmeden bisikleti yeniledik, boyattık. bugün babam 20sini aşalı seneler olmuş italyan bisikleti ve ben de yeni ve benden yaşlı pejomla florya'nın dar sokaklarında dolaştık, yetmedi daha sonra kendimizi ormana attık. popolarda sele acısı, sırtımızda ter.

a single man



Julianne Moore da olmasa sıkıntıdan patlardım herhalde. Müthiş yorumu ise film çıkışında bir kızdan duyduk:"bana çok insansı geldi." Yahu sevdiği adamı kaybetmenin acısıyla yaşamaya katlanan bir insanı izliyorsun, eşcinsel aşk by definition hayvansı ise aşk tarihini şöyle bir karıştırmanın vakti gelmiştir.

Pazartesi, Mart 15

entremedias


havalı title'ın sebebi ispanyolcaya başlamış hatta birinci kuru bitirmek üzere olmam. iki kelime öğrenince hemen hava atmak istiyorum; içimdeki ispanyolca aşkı bambaşka. hem bahar da geliyor, belki bu bitmek bilmeyen writers block son bulur. baharın başka bir habercisi film festivalinin filmlerini seçiyor, okumam gerekenleri her geçen gün masada biriktiriyor, çevirilerle belimi yamultuyorum.
yok olmuyor, yazamıyorum.

Çarşamba, Mart 3

kıyı



birşeylerin kıyısında, eşiğinde hissediyorum bazen kendimi. bir adım sonrası bilinmezlik. ama aslında hep öyle değil mi?

Cumartesi, Şubat 6

winter of my discontent



neyse ki güneş bugün yüzünü gösterdi, yarına kadar hasret giderebileceğiz. asla ısınamayan evimizde üşümeye alıştım. 4 mevsim yaz istiyorum ama bunu istanbul'da istiyorum, döner istiyorum ama dönmesin istiyorum. ve bir de artık Lost'un bitmesini istiyorum. 6. sezonun ilk iki bölümüne sinirlenmeyen var mı acaba? diziyi paralel evren gibi dandik bir sonuca bağlayıp bitirecekler diye korkmaya başladım. diğer yandan Caprica başladı, ve okuduğuma göre Buffy'nin çok ama çok sevdiğim Spike'ı James Marsters birkaç bölüm sonra diziye dahil oluyormuş. bunun üzerine geçen gün yine üst üste birkaç bölüm Buffy patlattım, altıncı yani Buffy'nin depresif sezonundan. Seinfeld gibi Buffy de tekrar tekrar izlenesi. dizi bahsini burda kapıyorum malum işler kesat, dizilerin çoğu tatilde. bir ara Sopranos'a başlayayım dedim, gitmedi. hapislerde çürümesi hatta yaşamaması gerektiğine inandığım bir karakterle özdeşleşmem mümkün değil, adamdan tiksinerek de dizi izlenmiyor. The Wire'a odaklanmayı düşünüyorum. modern hayatın arkası yarınları diziler olmasa bu kış denen şey nasıl geçer?

Perşembe, Ocak 28

Jerome David Salinger


"I hope to hell that when I do die somebody has the sense to just dump me in the river or something. Anything except sticking me in a goddam cemetary. People coming and putting a bunch of flowers on your stomach on Sunday, and all that crap. Who wants flowers when you’re dead? Nobody.” - The Catcher in the Rye, J.D. Salinger






Salı, Ocak 12

cik cik.

tembelliğimden bloggera hiçbir şey yazamadığım bariz. 140 karaktere sığdırdıklarım için: http://twitter.com/dydemzen

Pazartesi, Aralık 7

derken

Aralık'ın 7sinde sivrisinekli bir gecede aklımda olanlar: Önce dizilerden başlayalım. Dexter. Bu sezon bana resmen check up yaptı, kalbim yeterince sağlam mı görmüş oldum. Argümanlar, dertler, cinayetler, baba problemleri, etik ama ahlaksız olabilmenin ağırlığı. FlashForward. yahu bu kadar kötü dizi olmaz diyip yine de izliyorum. Bu kadar iyi bir fikri ne kadar kötü bağlayacaklarını görmek için. V. Bazı sahnelerde çok iyi, özellikle Anna karakteri çok iyi tasarlanmış. Aynı anda fiziksel olarak hem güzel hem çirkin bir kadının güzel ve çirkin yönleri. Nip Tuck. Evet hala izliyorum. Artık işlenmedik konu bırakmadılar. Bu diziyi sevme sebebim ne kadar sığ yaratıklar olabileceğimizi şık bir ambalajla sunuyor olması. Trueblood biteli çok oldu, yeni sezon için günleri sayıyoruz. Bored to Death az ama özdü. Bu senenin en iyi çıkış yapan dizi ödülünü ona verdim. 30 Rock ise gerçekten komik. Seinfeld komiği değil belki ama onun bıraktığı sonsuz boşluğu ters açıdan dolduruyor. Alec Baldwini bir gün sevebileceğim asla aklıma gelmezdi.
Şimdi haberler. Taraf gazetesi son 3 aydır filan asabımı düzenli bozuyor. Hep bir "bu küçük dağları biz yarattık, biz olmasak bu ülkenin hali nice olurdu" havası esiyor. Bir darbe yapılacaktı da sayelerinde yapılmadığına filan inanıyor adamlar. Yahu silahlı bir yapının bir takım simülasyonlar yapmaması mümkün mü? Bence değil. Bir de NTV bombası vardı, yahu aynı başlığı 3 gün nasıl atıyorsun, bütün habercilerin toy mu senin? Yasemin değil diye biliyordum ben? NTV ile ilgili nasıl bir senaryo kurmuştun onu da merak ediyorum. Okumayı sevdiğim 2 adam kaldı gazetede artık, geri kalanı diğer çöplerin yanında yerini aldı.
Az önce FriendFeed'de rastladım: Bobiler güldüğüm bir blog. Ama daha çok güldüğüm feedlerde dolaşırken gördüğüm antibobiler oldu. Yorumlardan birine bayıldım açıkçası: "linç etmeyelim ama şikayet maili gönderelim."

Şikayet maillerinizi bekliyorum. nakedbrunchatgmaildotcom


Pazar, Aralık 6

yeni fetiş nesnelerim mord'sithler



Terry Goodkind'ın "The Sword of Truth"undan uyarlanan Legend of the Seeker inanılmaz güzellikteki doğası ve yine inanılmaz güzellikteki insanlarıyla beni geçtiğimiz sene boyunca mest etmişti. İkinci sezonu başlayalı haftalar oldu, ama bu sezon diğerine göre çok daha heyecanlı olacağını şimdiden garantiledi. Fantastik bir dünyanın üç şehrinde (Westland, the Midlands, D'Hara) geçen dizi, klasik bir iyiler kötülere karşı hikayesi. Benim en ilgimi çeken karakterler ise Mord'Sith adı verilen (ve bana Dune'un Bene Gesserit'lerini çağrıştıran) kadın savaşçı grubu. Lord Rahl'ı korumak için yaratılmış bu gruptaki kadınlar Lord Rahl'a büyü yapmaya çalışan kimsenin büyüsünü ona karşı kullanmayı (martial arts mı dediniz) başarıyor. Lakin Mord'Sith doğulmuyor, olunuyor. Kız çocukları henüz 7-8 yaşlarındayken kaçırılıp 3 basamaklı bir eğitimden geçiyor. Birinci basamakta efendisinin ona dediği her şeye hiç sorgulamaksanızın uyana kadar acı çekiyor, işkence görüyor. Bu şekilde kişisel hiçbir arzuya yer kalmıyor. İkinci basamakta efendisini annesini vahşice işkence ederek öldürmesini izliyor ve böylece duygudan da tamamen arındıktan sonra sıra üçüncü basamağa yani Agile ile babasını öldürmeye geliyor.
Agile ise yapı itibariyle çok ilginç bir işkence aleti. Aslında kırmızı bir sopadan ibaret ya da çift taraflı bir fallus. Her Mord'Sith'e kendi eğitimi sırasında işkence edildiği Agile veriliyor. Mord'Sith artık arzusuna göre Agile'ı kullanıyor: İsterse karşıdakinin bedenine değdirdiği anda öldürebilir ya da keşke ölseydim dedirten bir acı verebilir. Ama asıl bomba bu çift taraflı fallusun üzerinde kullanılan kadar kullanana da acı vermesi. Mord'Sith Agile'ı her kullandığında aynı acıyı çekiyor ama acıyla baş etmeyi çoktan öğrenmiş: fallusun aslında ötekinden ziyade sahibi için (sahip olduğuna inandığı kişi için demek daha doğru) ne bela bir şey olduğunu anlatmanın güzel bir yolu. Geleneksel olarak üzerine yapışan kırmızı deri kıyafetleri ve tek örgü saçlarıyla gördüğümüz Mord'Sithlerin en güzeli Cara sizi açık saçlarıyla yanıltmasın. O artık Seeker'ın hizmetinde.