Perşembe, Ocak 28

Jerome David Salinger


"I hope to hell that when I do die somebody has the sense to just dump me in the river or something. Anything except sticking me in a goddam cemetary. People coming and putting a bunch of flowers on your stomach on Sunday, and all that crap. Who wants flowers when you’re dead? Nobody.” - The Catcher in the Rye, J.D. Salinger






Salı, Ocak 12

cik cik.

tembelliğimden bloggera hiçbir şey yazamadığım bariz. 140 karaktere sığdırdıklarım için: http://twitter.com/dydemzen

Pazartesi, Aralık 7

derken

Aralık'ın 7sinde sivrisinekli bir gecede aklımda olanlar: Önce dizilerden başlayalım. Dexter. Bu sezon bana resmen check up yaptı, kalbim yeterince sağlam mı görmüş oldum. Argümanlar, dertler, cinayetler, baba problemleri, etik ama ahlaksız olabilmenin ağırlığı. FlashForward. yahu bu kadar kötü dizi olmaz diyip yine de izliyorum. Bu kadar iyi bir fikri ne kadar kötü bağlayacaklarını görmek için. V. Bazı sahnelerde çok iyi, özellikle Anna karakteri çok iyi tasarlanmış. Aynı anda fiziksel olarak hem güzel hem çirkin bir kadının güzel ve çirkin yönleri. Nip Tuck. Evet hala izliyorum. Artık işlenmedik konu bırakmadılar. Bu diziyi sevme sebebim ne kadar sığ yaratıklar olabileceğimizi şık bir ambalajla sunuyor olması. Trueblood biteli çok oldu, yeni sezon için günleri sayıyoruz. Bored to Death az ama özdü. Bu senenin en iyi çıkış yapan dizi ödülünü ona verdim. 30 Rock ise gerçekten komik. Seinfeld komiği değil belki ama onun bıraktığı sonsuz boşluğu ters açıdan dolduruyor. Alec Baldwini bir gün sevebileceğim asla aklıma gelmezdi.
Şimdi haberler. Taraf gazetesi son 3 aydır filan asabımı düzenli bozuyor. Hep bir "bu küçük dağları biz yarattık, biz olmasak bu ülkenin hali nice olurdu" havası esiyor. Bir darbe yapılacaktı da sayelerinde yapılmadığına filan inanıyor adamlar. Yahu silahlı bir yapının bir takım simülasyonlar yapmaması mümkün mü? Bence değil. Bir de NTV bombası vardı, yahu aynı başlığı 3 gün nasıl atıyorsun, bütün habercilerin toy mu senin? Yasemin değil diye biliyordum ben? NTV ile ilgili nasıl bir senaryo kurmuştun onu da merak ediyorum. Okumayı sevdiğim 2 adam kaldı gazetede artık, geri kalanı diğer çöplerin yanında yerini aldı.
Az önce FriendFeed'de rastladım: Bobiler güldüğüm bir blog. Ama daha çok güldüğüm feedlerde dolaşırken gördüğüm antibobiler oldu. Yorumlardan birine bayıldım açıkçası: "linç etmeyelim ama şikayet maili gönderelim."

Şikayet maillerinizi bekliyorum. nakedbrunchatgmaildotcom


Pazar, Aralık 6

yeni fetiş nesnelerim mord'sithler



Terry Goodkind'ın "The Sword of Truth"undan uyarlanan Legend of the Seeker inanılmaz güzellikteki doğası ve yine inanılmaz güzellikteki insanlarıyla beni geçtiğimiz sene boyunca mest etmişti. İkinci sezonu başlayalı haftalar oldu, ama bu sezon diğerine göre çok daha heyecanlı olacağını şimdiden garantiledi. Fantastik bir dünyanın üç şehrinde (Westland, the Midlands, D'Hara) geçen dizi, klasik bir iyiler kötülere karşı hikayesi. Benim en ilgimi çeken karakterler ise Mord'Sith adı verilen (ve bana Dune'un Bene Gesserit'lerini çağrıştıran) kadın savaşçı grubu. Lord Rahl'ı korumak için yaratılmış bu gruptaki kadınlar Lord Rahl'a büyü yapmaya çalışan kimsenin büyüsünü ona karşı kullanmayı (martial arts mı dediniz) başarıyor. Lakin Mord'Sith doğulmuyor, olunuyor. Kız çocukları henüz 7-8 yaşlarındayken kaçırılıp 3 basamaklı bir eğitimden geçiyor. Birinci basamakta efendisinin ona dediği her şeye hiç sorgulamaksanızın uyana kadar acı çekiyor, işkence görüyor. Bu şekilde kişisel hiçbir arzuya yer kalmıyor. İkinci basamakta efendisini annesini vahşice işkence ederek öldürmesini izliyor ve böylece duygudan da tamamen arındıktan sonra sıra üçüncü basamağa yani Agile ile babasını öldürmeye geliyor.
Agile ise yapı itibariyle çok ilginç bir işkence aleti. Aslında kırmızı bir sopadan ibaret ya da çift taraflı bir fallus. Her Mord'Sith'e kendi eğitimi sırasında işkence edildiği Agile veriliyor. Mord'Sith artık arzusuna göre Agile'ı kullanıyor: İsterse karşıdakinin bedenine değdirdiği anda öldürebilir ya da keşke ölseydim dedirten bir acı verebilir. Ama asıl bomba bu çift taraflı fallusun üzerinde kullanılan kadar kullanana da acı vermesi. Mord'Sith Agile'ı her kullandığında aynı acıyı çekiyor ama acıyla baş etmeyi çoktan öğrenmiş: fallusun aslında ötekinden ziyade sahibi için (sahip olduğuna inandığı kişi için demek daha doğru) ne bela bir şey olduğunu anlatmanın güzel bir yolu. Geleneksel olarak üzerine yapışan kırmızı deri kıyafetleri ve tek örgü saçlarıyla gördüğümüz Mord'Sithlerin en güzeli Cara sizi açık saçlarıyla yanıltmasın. O artık Seeker'ın hizmetinde.

Cuma, Kasım 27

twilight ateşi


ilkini "neden kıyamet kopmuş görelim" diyerek rahmetli mininova'dan indirip aralarda sıkılıp sık sık durdurarak izlemiştim. pazar gecesi sineması. kitaplarını 3-4 günde bitiren bir sürü genç ve geçkin kızımız olduğunu biliyorum, bunlardan biri olan evli ve çocuklu kuzenim "ay edvıırd dan çok etkilendiim" diyebiliyor. "ney?"
neyse işte dün sıkıntıdan gittim, oysa gitmeyerek daha az sıkılabilirmişim. iyi ki jacob vardı çünkü koca film boyunca hiçbir şey olmadı. yani olanı toplasan 10 dakika. gerisi uzun uzun bakışmalar, sensiz yaşayamamlar, öpüşürken titremeler. burjuva ve aristokrasi arasında gidip gelen bir kızın dilemması. bir yanda haddinden fazla kaslı vücudu, bembeyaz sağlıklı gülüşüyle bir kurt adam, diğer yanda kemikleri sayılan buz gibi bakışlarıyla cool vampir. whedon'ın vampirleriyle geçirdiğim senelerden sonra bu kadar sıkıcı vampir görmedim. kızları geçtim ama kadınların hala idealize aşkı, modern zaman romeo ve jülyetini iç çekerek izlemeleri, gelmeyecek prensi ısrarla beklemeleri üzdü beni. meraktan film çıkışında kitapçıya gittim, henüz türkçeye çevrilmemiş devasa cildi elime aldım, son satıra baktım: and then we continued blissfully into this small but perfect piece of our forever. hep beraber zıplarsak dünyayı yerinden oynatabiliriz, hadi 1-2-3.

Pazartesi, Kasım 23

illallah!



Metis'in 2010 ajandası çıktı!
Bu ajandayı hazırlayan bizler, inanma hakkına saygı duyuyoruz. Ama biraz daha derin bir saygıyı, inanmama hakkına duyduğumuzu da belirtmemiz gerek.
İnanmanın bir kez daha tartışılmaz bir şekilde insan varoluşunun temellerinden sayılmaya başladığı günümüz dünyasında, (ülkesine ve mekânına bağlı olarak) inanma hakkı örgütlü dinlerle, devlet bütçeleriyle, polis ya da asker kuvvetleriyle koruma altına alınmış durumda; buna karşılık, varoluşlarını inanma temelinde tanımlamak istemeyenler genellikle tekil, münferit ve örgütsüzler. Doğduğumuzda dinsel bir kimlik edindiğimiz varsayılıyor ve dünya karşısındaki duruşumuzu nasıl tanımladığımız sorulmadan bu kimlikler atfediliyor bize; üstelik yirminci yüzyılın sonlarında başlayan bu yeniden dinselleşme eğilimi siyasi, tarihsel bir gelişme değil de doğal bir oluşummuşçasına kabullenmemiz bekleniyor. Vicdana, adalet ilkelerine, ortak hukuk arayışına dayalı mutabakatlar oluşturmak yerine kendi seçimimiz olmayan kimliklerin sözcülüğünü yapmamız bekleniyor. Dolayısıyla, saygı duyup haklarının tanınmasını istediğimiz inanan kesimlerin bizlerin inanmama hakkını bertaraf edeceği kaygısından kurtulamıyoruz, ki gerek dünyanın gerekse ülkemizin tarihine şöyle bir göz atıldığında pek de yersiz olmadığı görülen bir kaygı bu.
Dinsel, etnik, cinsel vb. kimliğiyle yaşamak isteyenin bu haklarına sahip olması demokratik bir toplumun esasıdır kuşkusuz; ancak kendisini bu tür verili kimliklerle tanımlamak istemeyenlerin vatandaşlık haklarının da aynı tavizsizlikle savunulması, eşit ölçüde meşru bir haktır bizce.
İnanmama hakkının da bir insan hakkı olarak tavizsiz uygulanacağı bir dünya ve ülke umuduyla, bu ajandayı kendisine dinsel kimlik dayatılmasından illallah diyenlere sunuyoruz...
— Metis editörleri

Pazar, Kasım 15

kıskanmak



kıskanmak çeşit çeşit. birini kıskanmak, birini birinden kıskanmak. kötü ve naif iki ayrı ucu var. zeki demirkubuzun iyi hikaye anlattığını biliyoruz, ama belki de bazı kitaplar yalnızca kitap olarak kalmalı. fatih özgüven radikal'de filmi çok iyi özetleyen iki yazı yazmış, tavsiye ederim. bir şeyler havada kalmış, apar topar bir final, kıskanılan öznelerin karmaşası. bunun yanında türk sinemasında ilk kez kapı arkasına kaçma isteği uyandırmayan tutkulu bir sevişme sahnesi, nergis öztürk'ün harika oyunculuğu. dandy rolündeki çocuk biraz emo, babasının ceketini giymiş bir velet gibi. berrak uğraşmış besbelli. satie detayı ise filmin hanesine artı yazmamdaki kişisel sebebim.

Çarşamba, Kasım 11

a room with a view



her genç kızın rüyası, vernazza, italya.
yağmurlu istanbul sabahlarında, arapsaçına dönmüş bir rüyadan uyandığımda gözlerimi şu manzaraya açmak isterdim.

Cumartesi, Kasım 7

desperate times call for desperate measures



hayatın "undo" tuşunun olmaması hatalardan öğrenme lüksünü getiriyorsa, götürdükleri nereye gidiyor?
işte ben oraya gitmek istiyorum, bazen.

Salı, Kasım 3

uyutmayacağım seni bu gece

ağlama duvarıma hoşgeldim.
günlerden beri evden doğru dürüst çıkmamama rağmen nasıl oldu bu kadar hasta oldum anlamış değilim. cumartesi gecesi öhö öhö seviyesinde seyreden öksürüğüm pazar günü ciğerimi kusacakmış gibi bir seviyeye gelince korktum. dün doktora gittim, ateş yok, akıntı yok, öksürük var, halsizlik var, bronşit var, faranjit var. aldım antibiyotikleri ve şurupları, eskisinden daha çok öksürebilmek için. öksürmek hem karın kası hem de ciddi yetenek gerektiren bir şey, henüz o gırtlaktan aşağı kayan balgamlarla göz göze gelemedim.
neyse uykusuz geçen ikinci gecemde uyumaya azimle çalışır arada öksürürken burnum tıkandı. çok az korktum. sonra bana 5 dakika ama gerçekte 5 saat süren bir takım halisünasyonlar gördüm: süper mario kılıklı ve el arabalı işçiler beni iyileştirmek için uğraşıp duruyorlardı. biraz bilinç sahibi olunca anladım ki ateşim çıkmış. biraz daha korkup ateş düşürücü aldım.

az önce doktorla konuştum, therafluya başla dedi. h1n1? dedim, yok daha değil dedi.

Pazar, Ekim 25

bu sene moruz


fenerin "hiç küfür edilmediği" iddialı stadının orada oturan bir galatasaraylı arkadaşımın tweet mesajı: sabahtan beri anama küfrediyorlar. ha bir de küfür edilmeyen maça maç demem, öyle stada stad demem yahu.
neyse ben formamı giyiyim, from florya with love.

Perşembe, Ekim 22

Whatever Works


Love, despite what they tell you, does not conquer all. Nor does it even usually last. The romantic aspirations of our youth are reduced to whatever works.

Pazartesi, Ekim 5

bored to death



yaz başında haberlerini okuduğum, jonathan ames'in yazdığı harika dizi sonunda başladı. rushmore'dan beri hastası olduğumuz schwartzmann , hangover'da dikkatleri çeken galifianakis ve yılların tecrübesi ted danson. you had me at hello.

Pazar, Ekim 4

bilmek lanetlenmektir*



tek bir gün bile birdenbire büyümek için yeterli. bazen duyduklarını sindirebilmen, hemen o an büyümen gerek. sıkı sıkıya tutmak istediğin masumiyetin eli seninkini tutmayan cansız bir el. bilmek istediğinden fazlasını bilmek susmayı öğrenmekten başka neyi getirir? susmayı bilmek, susabilmek en çok senden götürür. sana teğet geçen bu hayatların kendi hayatın olmadığını tekrarlamak, kendine dönmek: kendime verebileceğim tek tavsiye.

*adorno.

Pazar, Eylül 27

"bir şarkısın sen"

geçen sezon da vardı, bu sezon malesef yine var. ilk gördüğüm andan beri 10 saniyeden fazla dayanamıyorum. biri bizi gözetliyorlar, dans edebilir misinler bitti sömürülecek en son çocuklar ve sesleri kaldı. "iyi eğitim", "fırsat" gibi zırvalıklara da inanmıyorum, bu programın masumiyetine zerre kadar inanmadığım gibi. eğitmek dertse bunun üzerinden para kazanmaktan, minicik çocukları çaktırmadan yarıştırmaktan daha iyi bir yöntem olmalı. aileyi bir arada tv karşısına geçirecek program kisvesiyle açgözlülükle çocukların sırtından para kazanmak için programı defalarca bölüp parayı ceplerine indirmesini iyi biliyorlar. dekor led ışıklandırma ile dolu. epileptik yatkınlık varsa çocukların ekran karşısında en hafif yan etki olarak baş ağrısı ve en ağır kriz geçirmesine neden olan bu ışığı cayır cayır yakmasını da biliyorlar. o çocukların ise olağan hayatlarına bu programdan sonra devam etmeleri de olanaksız. ben bu programda "gerdan kıran" çocuktan başka bir şey göremiyor, görebilene gözlük vermek istiyorum.

Salı, Eylül 15

Betty Draper'ın bir kadın olarak portresi



geçtiğimiz pazar yayınlanan madmen bölümü (the Fog) izlemekten inanılmaz keyif aldığım bölümlerden biri oldu. çoğu izleyiciye göre hiçbir şey olmamış bile olabilir, alt tarafı betty draper 3. çocuğunu doğurdu. bense çizilen ve çizgileri giderek derinleşen betty draper portresine hayran kaldım. babasını 2 hafta önce kaybetmiş olmanın ruh hali betty'i doğumhaneye kadar takip etti. betty doğurmak üzereydi, rahim 7cm açılmıştı ama o orada değildi, o arada olmak istemiyordu. elinde olsa o bebeği geldiği yere geri gönderir, tüm hamileliği boyunca elinden düşürmediği sigarası ve içkisiyle, titrememiş bir elin kusursuzca çektiği eyelinerlı gözleriyle boş boş bakmaya devam ederdi. sayıklamaları arasında sarfettiği "i am just a housewife, why are you doing this to me?" yi yazan metin yazarı sinsi sinsi gülmüş olmalı. bayıldığında ölmüş babasını yerdeki kanları paspaslarken, annesini ise ona ağzını sinek girmesin diye kapamasını söylerken buldu. betty annesinin kızımıydı? hem evet, hem hayır: her kız gibi. kendine geldiğinde kucağında cinsiyetinin kız olduğunu varsaydığı bir bebek vardı. yanılmıştı, güç-erkek-fallus-baba kucağındaydı. geriye yapılacak tek şey kalıyordu, ona babasının ismini vermek.
gece babasının öldüğü odadan gelen ağlamaların betty'i yataktan kaldırması biraz zaman aldı. ama odaya girmesi kadar değil. ve işte dizinin en güzel saniyeleri, betty'nin tekinsizliği ekranı dolduruyor. odanın kapısına gelmeden koridorda sırtından gördüğümüz, öylece duran betty. o odaya hiç girmemesinden mi yoksa girmesinden mi daha çok korktum bilemiyorum. ve kendimi bir kere daha haklı çıkardım: gerçekte bir yerlerde yaşadığına inandığım tek karakter betty. diziye yalnızca don draper'ı izlemek için başlamışken artık betty'nin kendine ait bir diziyi hak ettiğini düşünür oldum.

güzelliğiyle beni her seferinde şapşapa çeviren betty draper'ı canlandıran january jones'un röportajı için: http://www.interviewmagazine.com/film/january-jones/ röportajı yapansa jack nicholson. dream team.

Cuma, Eylül 11

moda

benim için bir semt ismi. herkes için değil tabii. ülkemde özellikle son yılların pompalanan değerlerinden biri. "modadan anlamak ama takipçisi olmamak", "moda ne derse onu yapmak", "moda blogu açmak", "moda dergilerinde çalışıyor olmak", "sokak modası" "kıyafet bir iletişim biçimi": bunlar çok moda kavramlar. ece sükan her açılışta deri minik etek giyip bacak boyu veriyor ve türkiyenin senelerdir arayıp da bulamadığı wintour'unun nihayet bulunduğu düşünülüyor. ya da aman allahım vog türkiyeye geliyor, artık huzurla ölebiliyoruz. bahsettiğimin giyinmeyi sevmekle, moda dergisi alıp seksin on altın kuralını okuyarak vakit öldürmekle ilgisi yok. bu insanlara bir şeyler olmuş. (sex and the city nin bunda bir rolü olduğundan şüpheleniyorum) birileri nasıl giyinilmesi gerektiğini bildiklerine karar vermişler, birileri ona çok farklı zevklere sahip olduğunu söylemiş ve kendilerine bir misyon belirlemişler. jenerasyonumun çoğu düşkünlüğünü anlamadığım gibi bunu da anlamıyor, "ortaokuldayken nietzche okuyordum, nirvana dinliyordum, kırmızı siyah çizgili kazağım vardı" kabilesinden olduğum için 2 şort 1 gömleğin peşinden koşacak bu kadar enerji nereden çıkıyor diye merak ediyor, o enerji bir yerde biriktirilse dünyanın enerji açığı kapanırdı biz de rahat ederdik diye düşünüyorum. bu yüzdendir ki modadan başka derdi olmamak bana biraz avam, biraz sarışın bir uğraş gibi geliyor. moda sanattır, bıdıdır filan diyen çıkacaktır kesin. o şahsın tez zamanda bir moda blogu olsun, "elbise:topshop, ayakkabı: marc jacobs, çanta: tokyoda bir sokak pazarı"ndan başka bir cümle kuramasın istiyorum.

bana yine esmer günler düşüyor, bu gece bolano'yu bitireceğime söz veriyorum.




Çarşamba, Eylül 9

homo homini lupus



iklim değişikliği, şehrin altyapısızlığı, allahın bir hikmeti. elimizde bu sebepler/bahaneler var. geriye kalanlar: ölen insanlar, telef olan hayvanlar, maddi hasar, bir de yağmacılık. sele kapılıp giden plazmalarla, kolilerce tabak çanağı ve hatta klozet kapağını yağmalayan, satmaya çalışan insanlar. bu toplumun kapitalizm öncesi refleksleri artık giderek yok oluyor: komşunu sev, yardım et, kenetlen. gerçeğin çölüne asıl şimdi hoşgeldiniz!