Cumartesi, Ekim 2

yaş 31


Hayata ilk ve son kez geldiğimi düşünerek almaya korktuğum kararları alıyorum. Yaş itibariyle.

Çarşamba, Eylül 29

62


Erotik hayatımızda, çabalamak işe yaramaz. Bu hem rahatlatıcı hem de dehşet verici bir şeydir. Bir ilişki için uğraşmak, irade gücüyle ereksiyon sağlamak ya da rüya görmeyi örgütlemek kadar imkansızdır. Aslında bir ilişki için çabalıyorsanız, zaten bir şeyler ters gidiyor, bir şeyler eksik demektir. Başka bir deyişle, erotik hayatlarımızda çabalamak, daima haddiden fazla çabalamak anlamına gelir; yeniden tembelleşmemiz gerekir mutlaka, çünkü iyi şeyler -sevgi, merak, arzu, dertsiz bir ilgi- ancak çaba bittikten sonra gelir.
Cinsel ilişkiler çabalamayı sevmeyenler içindir, çünkü çalışmazlar. Yalnızca az ya da çok zevk, az ya da çok umut verirler, o kadar.

Adam Phillips - Tekeşlilik (Metis)

Salı, Eylül 21

50



Kıskançlığı ve tutkuyu birbirinden ayırmak imkansız olabilir -biri varsa mutlaka diğeri de vardır- ama gene de kıskançlık arzudan uzun sürebilir. Maymun iştahlı olabiliriz, ama bir şeyin hakkımız olduğu duygusu kalıcıdır. Çocukluktan kalma bir mirastır bu: O anda canın istemese de belki sonra isterim diyerek pastana sahip çıkma duygusu.
Ancak sahip çıkma önce gelir. Sahip olmanın garantisi yoksa, geriye yalnızca gösterilip de verilmemiş olma duygusu ve onun az çok umutsuz çözümleri kalır: kendine yetme, arzunun terki, tutku korkusu, cinsellikten nefret, içerleme, imalardan ve suçlamalardan oluşan hayat. Ama zaten kesin olarak sahip olma diye bir şey yoktur hiçbir zaman; arzu hiç bir zaman yanında garanti belgesiyle gelmez. İyiliğimiz için daima başkalarına bağımlıyız ve bizim iyiliğimiz onların ilk öncelik verdiği şey değildir; asla da olamaz. Birine sahip olma dileği -sahip olunduğu inancı- bunun imkansızlığının kabulüdür; tüm cinsel suçlar bu temel kabulün reddidir, bunun ne kadar dayanılmaz bir şey olacağının resmidir.
Ama eğer kıskançlık öteki kişinin yalnızca benim malım olmadığını -bana ait bir nesne olmadığını- fark etmenin yoluysa, kendimin büyülü çemberini kırabilmem için ihanete uğramam gerekir. İhanet bizi birbirimiz için fazlasıyla gerçek kılar; ihanetin imkansızlığı ise görünmezleştirir.

Adam Phillips - Tekeşlilik (Metis)

Çarşamba, Eylül 15

don's diary


When a man walks into a room, he brings his whole life with him. He has a million reasons for being anywhere, just ask him. If you listen, he’ll tell you how he got there. How he forgot where he was going, and then he woke up. If you listen, he’ll tell you about the time he thought he was an angel and dreamt of being perfect. And then he’ll smile with wisdom, content that he realized the world isn’t perfect. We’re flawed because we want so much more. We’re ruined because we get these things and wish for what we had.
— Mad Men, The Summer Man

Salı, Eylül 7

when everything goes down



Life is short, break the rules, forgive quickly, kiss slowly, love truly, laugh uncontrollably, and never regret anything that made you smile. Twenty years from now you will be more disappointed by the things you didn't do than by the ones you did. So throw off the bowlines. Sail away from the safe harbor. Catch the trade winds in your sails. Explore. Dream. Discover.

Mark Twain

Pazartesi, Eylül 6

breaking bad



Dizi arayışlarıma ilaç gibi geldi. Ya da kristal meth gibi mi demeliydim? Henüz ilk sezonu bitirdim ve Walter'ın hayatının o ağırlığı, değiştirilemezliği, çaresizliği beni içine hüp diye çekti.

Çarşamba, Eylül 1

Perşembe, Ağustos 26

yaz geçer


nasıl geçtiğini anlamadığım bir yaz oldu. niyeyse hiç bitmeyecek sanmıştım, bitti-bitiyor.

Pazartesi, Ağustos 9

mother and child



In Treatment için yazarlık ve yönetmenlik yapan Rodrigo Garcia'dan bir anne-kız filmi. Keşke anne olsamla iyi ki değilim arasında bir yerde kahroldum. Ne de olsa anne olmak hayat boyu suçluluk duygusuyla yaşamak.

Inception


Bir delinin kuyuya attığı taş. İzleyici kendini Mal ile özdeşleştirsin, hepsine gerçeği sorgulama tohumu ekilsin. Biz bu hapı daha önce yutmuştuk. Yine de Nolan'ı seviyorum, elimde değil.

Çarşamba, Ağustos 4

crave


And I want to play hide-and-seek and give you my clothes and tell you I like your shoes and sit on the steps while you take a bath and massage your neck and kiss your feet and hold your hand and go for a meal and not mind when you eat my food and meet you at Rudy's and talk about the day and type your letters and carry your boxes and laugh at your paranoia and give you tapes you don't listen to and watch great films and watch terrible films and complain about the radio and take pictures of you when you're sleeping and get up to fetch you coffee and bagels and Danish and go to Florent and drink coffee at midnight and have you steal my cigarettes and never be able to find a match and tell you about the the programme I saw the night before and take you to the eye hospital and not laugh at your jokes and want you in the morning but let you sleep for a while and kiss your back and stroke your skin and tell you how much I love your hair your eyes your lips your neck your breasts your arse and sit on the steps smoking till your neighbour comes home and sit on the steps smoking till you come home and worry when you're late and be amazed when you're early and give you sunflowers and go to your party and dance till I'm black and be sorry when I'm wrong and happy when you forgive me and look at your photos and wish I'd known you forever and hear your voice in my ear and feel your skin on my skin and get scared when you're angry and your eye has gone red and the other eye blue and your hair to the left and your face oriental and tell you you're gorgeous and hug you when you're anxious and hold you when you hurt and want you when I smell you and offend you when I touch you and whimper when I'm next to you and whimper when I'm not and dribble on your breast and smother you in the night and get cold when you take the blanket and hot when you don't and melt when you smile and dissolve when you laugh and not understand why you think I'm rejecting you when I'm not rejecting you and wonder how you could think I'd ever reject you and wonder who you are but accept you anyway and tell you about the tree angel enchanted forest boy who flew across the ocean because he loved you and write poems for you and wonder why you don't believe me and have a feeling so deep I can't find words for it and want to buy you a kitten I'd get jealous of because it would get more attention than me and keep you in bed when you have to go and cry like a baby when you finally do and get rid of the roaches and buy you presents you don't want and take them away again and ask you to marry me and you say no again but keep on asking because though you think I don't mean it I do always have from the first time I asked you and wander the city thinking it's empty without you and want want you want and think I'm losing myself but know I'm safe with you and tell you the worst of me and try to give you the best of me because you don't deserve any less and answer your questions when I'd rather not and tell you the truth when I really dont' want to and try to be honest because I know you prefer it and think it's all over but hang on in for just ten more minutes before you throw me out of your life and forget who I am and try to get closer to you because it's a beautiful learning to know you and well worth the effort and speak German to you badly and Hebrew to you worse and make love with you at three in the morning and somehow somehow somehow communicate some of the overwhelming undying overpowering unconditional all-encompassing heart-enriching mind-expanding on-going never-ending love I have for you.
-Sarah Kane

Salı, Ağustos 3

hazır mısın?



Sana dilsiz, dudaksız sözler söyleyeceğim
Bütün kulaklardan gizli, sırlardan bahsedeceğim
Bu sözleri sana, herkesin içinde söyleyeceğim
Ama senden başka kimse duymayacak
Kimse anlamayacak
-Mevlana

i am happy where i am not

Cumartesi, Temmuz 31

Salı, Temmuz 13

synchronism


Don't worry about losing. If it is right, it happens. The main thing is not to hurry. Nothing good gets away -Steinbeck

Cuma, Haziran 11

terazi



elindeki sabunu tutmaya çalışmak gibi çok şey. ne çok sıkmaya ne serbest bırakmaya geliyor, her şey inanılmaz bir denge işi. beden, akıl, iş, aşk, seks, hayat hepsi denge işi. iki insanı birbirine yaklaştıran ise aralarındaki mesafenin dengesi.

Perşembe, Haziran 3

a Buddhist teaching says:

Watch your thoughts, for they become words.
Watch your words, for they become actions.
Watch your actions, for they become habits.
Watch your habits, for they become character.
Watch your character, for it becomes your destiny.


Cuma, Mayıs 28



"Something I'd like people to know: when I say I can't do this, what I mean is that I can't do this without losing a part of myself I really want to keep."

Salı, Mayıs 25

the end



6 sezonun bence en güzel cümlesi Miles'dan geldi: "I don't believe in a lot of things, but I do believe in duct tape." ve televizyon tarihinde bir devir kapandı.

Çarşamba, Nisan 21

Cumartesi, Nisan 10

life during wartime



Solondz tam bir hikaye anlatıcı. Uzun zamandır izlediğim en iyi filmdi. Bildik, tanıdık hayat ve çıkmazları, affetmek mi unutmak mı?

Perşembe, Nisan 8

solaris


"The age-old faith of lovers and poets in the power of love, stronger than death, that finis vitae sed non amoris, is a lie, useless and not even funny. So must one be resigned to being a clock that measures the passage of time, now out of order, now repaired, and whose mechanism generates despair and love as soon as its maker sets it going?
Must I go on living here then, among the objects we both had touched, in the air she had breathed? In the name of what? In the hope of her return? I hoped for nothing. And yet I lived in expectation. Since she had gone, that was all that remained. I did not know what achievements, what mockery, even what tortures still awaited me. I knew nothing, and I persisted in the faith that the time of cruel miracles was not past."


Pazar, Nisan 4

gone cycling!


Geçen yıl amsterdam'da bisiklet terörüne maruz kalınca istanbula döndüğümde bisiklete binmek için yanıp tutuşmuş ve babamla bisiklet almaya gitmiştik. babamın hiç beğenmediği ama "hadi idare et" dediği bir bisiklet almış ve topu topu bir kere narlı'da binmiştim. bundan 1 ay kadar önce babam en az 30 yaşında bir peugeot bisiklet buldu ve sahibi bu inanılmaz zarif ve hafif bisikleti benim kereste ile takas etmeyi kabul etti. orjinal parçaları değiştirmeden bisikleti yeniledik, boyattık. bugün babam 20sini aşalı seneler olmuş italyan bisikleti ve ben de yeni ve benden yaşlı pejomla florya'nın dar sokaklarında dolaştık, yetmedi daha sonra kendimizi ormana attık. popolarda sele acısı, sırtımızda ter.

a single man



Julianne Moore da olmasa sıkıntıdan patlardım herhalde. Müthiş yorumu ise film çıkışında bir kızdan duyduk:"bana çok insansı geldi." Yahu sevdiği adamı kaybetmenin acısıyla yaşamaya katlanan bir insanı izliyorsun, eşcinsel aşk by definition hayvansı ise aşk tarihini şöyle bir karıştırmanın vakti gelmiştir.

Pazartesi, Mart 15

entremedias


havalı title'ın sebebi ispanyolcaya başlamış hatta birinci kuru bitirmek üzere olmam. iki kelime öğrenince hemen hava atmak istiyorum; içimdeki ispanyolca aşkı bambaşka. hem bahar da geliyor, belki bu bitmek bilmeyen writers block son bulur. baharın başka bir habercisi film festivalinin filmlerini seçiyor, okumam gerekenleri her geçen gün masada biriktiriyor, çevirilerle belimi yamultuyorum.
yok olmuyor, yazamıyorum.

Çarşamba, Mart 3

kıyı



birşeylerin kıyısında, eşiğinde hissediyorum bazen kendimi. bir adım sonrası bilinmezlik. ama aslında hep öyle değil mi?

Cumartesi, Şubat 6

winter of my discontent



neyse ki güneş bugün yüzünü gösterdi, yarına kadar hasret giderebileceğiz. asla ısınamayan evimizde üşümeye alıştım. 4 mevsim yaz istiyorum ama bunu istanbul'da istiyorum, döner istiyorum ama dönmesin istiyorum. ve bir de artık Lost'un bitmesini istiyorum. 6. sezonun ilk iki bölümüne sinirlenmeyen var mı acaba? diziyi paralel evren gibi dandik bir sonuca bağlayıp bitirecekler diye korkmaya başladım. diğer yandan Caprica başladı, ve okuduğuma göre Buffy'nin çok ama çok sevdiğim Spike'ı James Marsters birkaç bölüm sonra diziye dahil oluyormuş. bunun üzerine geçen gün yine üst üste birkaç bölüm Buffy patlattım, altıncı yani Buffy'nin depresif sezonundan. Seinfeld gibi Buffy de tekrar tekrar izlenesi. dizi bahsini burda kapıyorum malum işler kesat, dizilerin çoğu tatilde. bir ara Sopranos'a başlayayım dedim, gitmedi. hapislerde çürümesi hatta yaşamaması gerektiğine inandığım bir karakterle özdeşleşmem mümkün değil, adamdan tiksinerek de dizi izlenmiyor. The Wire'a odaklanmayı düşünüyorum. modern hayatın arkası yarınları diziler olmasa bu kış denen şey nasıl geçer?

Perşembe, Ocak 28

Jerome David Salinger


"I hope to hell that when I do die somebody has the sense to just dump me in the river or something. Anything except sticking me in a goddam cemetary. People coming and putting a bunch of flowers on your stomach on Sunday, and all that crap. Who wants flowers when you’re dead? Nobody.” - The Catcher in the Rye, J.D. Salinger






Salı, Ocak 12

cik cik.

tembelliğimden bloggera hiçbir şey yazamadığım bariz. 140 karaktere sığdırdıklarım için: http://twitter.com/dydemzen

Pazartesi, Aralık 7

derken

Aralık'ın 7sinde sivrisinekli bir gecede aklımda olanlar: Önce dizilerden başlayalım. Dexter. Bu sezon bana resmen check up yaptı, kalbim yeterince sağlam mı görmüş oldum. Argümanlar, dertler, cinayetler, baba problemleri, etik ama ahlaksız olabilmenin ağırlığı. FlashForward. yahu bu kadar kötü dizi olmaz diyip yine de izliyorum. Bu kadar iyi bir fikri ne kadar kötü bağlayacaklarını görmek için. V. Bazı sahnelerde çok iyi, özellikle Anna karakteri çok iyi tasarlanmış. Aynı anda fiziksel olarak hem güzel hem çirkin bir kadının güzel ve çirkin yönleri. Nip Tuck. Evet hala izliyorum. Artık işlenmedik konu bırakmadılar. Bu diziyi sevme sebebim ne kadar sığ yaratıklar olabileceğimizi şık bir ambalajla sunuyor olması. Trueblood biteli çok oldu, yeni sezon için günleri sayıyoruz. Bored to Death az ama özdü. Bu senenin en iyi çıkış yapan dizi ödülünü ona verdim. 30 Rock ise gerçekten komik. Seinfeld komiği değil belki ama onun bıraktığı sonsuz boşluğu ters açıdan dolduruyor. Alec Baldwini bir gün sevebileceğim asla aklıma gelmezdi.
Şimdi haberler. Taraf gazetesi son 3 aydır filan asabımı düzenli bozuyor. Hep bir "bu küçük dağları biz yarattık, biz olmasak bu ülkenin hali nice olurdu" havası esiyor. Bir darbe yapılacaktı da sayelerinde yapılmadığına filan inanıyor adamlar. Yahu silahlı bir yapının bir takım simülasyonlar yapmaması mümkün mü? Bence değil. Bir de NTV bombası vardı, yahu aynı başlığı 3 gün nasıl atıyorsun, bütün habercilerin toy mu senin? Yasemin değil diye biliyordum ben? NTV ile ilgili nasıl bir senaryo kurmuştun onu da merak ediyorum. Okumayı sevdiğim 2 adam kaldı gazetede artık, geri kalanı diğer çöplerin yanında yerini aldı.
Az önce FriendFeed'de rastladım: Bobiler güldüğüm bir blog. Ama daha çok güldüğüm feedlerde dolaşırken gördüğüm antibobiler oldu. Yorumlardan birine bayıldım açıkçası: "linç etmeyelim ama şikayet maili gönderelim."

Şikayet maillerinizi bekliyorum. nakedbrunchatgmaildotcom


Pazar, Aralık 6

yeni fetiş nesnelerim mord'sithler



Terry Goodkind'ın "The Sword of Truth"undan uyarlanan Legend of the Seeker inanılmaz güzellikteki doğası ve yine inanılmaz güzellikteki insanlarıyla beni geçtiğimiz sene boyunca mest etmişti. İkinci sezonu başlayalı haftalar oldu, ama bu sezon diğerine göre çok daha heyecanlı olacağını şimdiden garantiledi. Fantastik bir dünyanın üç şehrinde (Westland, the Midlands, D'Hara) geçen dizi, klasik bir iyiler kötülere karşı hikayesi. Benim en ilgimi çeken karakterler ise Mord'Sith adı verilen (ve bana Dune'un Bene Gesserit'lerini çağrıştıran) kadın savaşçı grubu. Lord Rahl'ı korumak için yaratılmış bu gruptaki kadınlar Lord Rahl'a büyü yapmaya çalışan kimsenin büyüsünü ona karşı kullanmayı (martial arts mı dediniz) başarıyor. Lakin Mord'Sith doğulmuyor, olunuyor. Kız çocukları henüz 7-8 yaşlarındayken kaçırılıp 3 basamaklı bir eğitimden geçiyor. Birinci basamakta efendisinin ona dediği her şeye hiç sorgulamaksanızın uyana kadar acı çekiyor, işkence görüyor. Bu şekilde kişisel hiçbir arzuya yer kalmıyor. İkinci basamakta efendisini annesini vahşice işkence ederek öldürmesini izliyor ve böylece duygudan da tamamen arındıktan sonra sıra üçüncü basamağa yani Agile ile babasını öldürmeye geliyor.
Agile ise yapı itibariyle çok ilginç bir işkence aleti. Aslında kırmızı bir sopadan ibaret ya da çift taraflı bir fallus. Her Mord'Sith'e kendi eğitimi sırasında işkence edildiği Agile veriliyor. Mord'Sith artık arzusuna göre Agile'ı kullanıyor: İsterse karşıdakinin bedenine değdirdiği anda öldürebilir ya da keşke ölseydim dedirten bir acı verebilir. Ama asıl bomba bu çift taraflı fallusun üzerinde kullanılan kadar kullanana da acı vermesi. Mord'Sith Agile'ı her kullandığında aynı acıyı çekiyor ama acıyla baş etmeyi çoktan öğrenmiş: fallusun aslında ötekinden ziyade sahibi için (sahip olduğuna inandığı kişi için demek daha doğru) ne bela bir şey olduğunu anlatmanın güzel bir yolu. Geleneksel olarak üzerine yapışan kırmızı deri kıyafetleri ve tek örgü saçlarıyla gördüğümüz Mord'Sithlerin en güzeli Cara sizi açık saçlarıyla yanıltmasın. O artık Seeker'ın hizmetinde.

Cuma, Kasım 27

twilight ateşi


ilkini "neden kıyamet kopmuş görelim" diyerek rahmetli mininova'dan indirip aralarda sıkılıp sık sık durdurarak izlemiştim. pazar gecesi sineması. kitaplarını 3-4 günde bitiren bir sürü genç ve geçkin kızımız olduğunu biliyorum, bunlardan biri olan evli ve çocuklu kuzenim "ay edvıırd dan çok etkilendiim" diyebiliyor. "ney?"
neyse işte dün sıkıntıdan gittim, oysa gitmeyerek daha az sıkılabilirmişim. iyi ki jacob vardı çünkü koca film boyunca hiçbir şey olmadı. yani olanı toplasan 10 dakika. gerisi uzun uzun bakışmalar, sensiz yaşayamamlar, öpüşürken titremeler. burjuva ve aristokrasi arasında gidip gelen bir kızın dilemması. bir yanda haddinden fazla kaslı vücudu, bembeyaz sağlıklı gülüşüyle bir kurt adam, diğer yanda kemikleri sayılan buz gibi bakışlarıyla cool vampir. whedon'ın vampirleriyle geçirdiğim senelerden sonra bu kadar sıkıcı vampir görmedim. kızları geçtim ama kadınların hala idealize aşkı, modern zaman romeo ve jülyetini iç çekerek izlemeleri, gelmeyecek prensi ısrarla beklemeleri üzdü beni. meraktan film çıkışında kitapçıya gittim, henüz türkçeye çevrilmemiş devasa cildi elime aldım, son satıra baktım: and then we continued blissfully into this small but perfect piece of our forever. hep beraber zıplarsak dünyayı yerinden oynatabiliriz, hadi 1-2-3.

Pazartesi, Kasım 23

illallah!



Metis'in 2010 ajandası çıktı!
Bu ajandayı hazırlayan bizler, inanma hakkına saygı duyuyoruz. Ama biraz daha derin bir saygıyı, inanmama hakkına duyduğumuzu da belirtmemiz gerek.
İnanmanın bir kez daha tartışılmaz bir şekilde insan varoluşunun temellerinden sayılmaya başladığı günümüz dünyasında, (ülkesine ve mekânına bağlı olarak) inanma hakkı örgütlü dinlerle, devlet bütçeleriyle, polis ya da asker kuvvetleriyle koruma altına alınmış durumda; buna karşılık, varoluşlarını inanma temelinde tanımlamak istemeyenler genellikle tekil, münferit ve örgütsüzler. Doğduğumuzda dinsel bir kimlik edindiğimiz varsayılıyor ve dünya karşısındaki duruşumuzu nasıl tanımladığımız sorulmadan bu kimlikler atfediliyor bize; üstelik yirminci yüzyılın sonlarında başlayan bu yeniden dinselleşme eğilimi siyasi, tarihsel bir gelişme değil de doğal bir oluşummuşçasına kabullenmemiz bekleniyor. Vicdana, adalet ilkelerine, ortak hukuk arayışına dayalı mutabakatlar oluşturmak yerine kendi seçimimiz olmayan kimliklerin sözcülüğünü yapmamız bekleniyor. Dolayısıyla, saygı duyup haklarının tanınmasını istediğimiz inanan kesimlerin bizlerin inanmama hakkını bertaraf edeceği kaygısından kurtulamıyoruz, ki gerek dünyanın gerekse ülkemizin tarihine şöyle bir göz atıldığında pek de yersiz olmadığı görülen bir kaygı bu.
Dinsel, etnik, cinsel vb. kimliğiyle yaşamak isteyenin bu haklarına sahip olması demokratik bir toplumun esasıdır kuşkusuz; ancak kendisini bu tür verili kimliklerle tanımlamak istemeyenlerin vatandaşlık haklarının da aynı tavizsizlikle savunulması, eşit ölçüde meşru bir haktır bizce.
İnanmama hakkının da bir insan hakkı olarak tavizsiz uygulanacağı bir dünya ve ülke umuduyla, bu ajandayı kendisine dinsel kimlik dayatılmasından illallah diyenlere sunuyoruz...
— Metis editörleri

Pazar, Kasım 15

kıskanmak



kıskanmak çeşit çeşit. birini kıskanmak, birini birinden kıskanmak. kötü ve naif iki ayrı ucu var. zeki demirkubuzun iyi hikaye anlattığını biliyoruz, ama belki de bazı kitaplar yalnızca kitap olarak kalmalı. fatih özgüven radikal'de filmi çok iyi özetleyen iki yazı yazmış, tavsiye ederim. bir şeyler havada kalmış, apar topar bir final, kıskanılan öznelerin karmaşası. bunun yanında türk sinemasında ilk kez kapı arkasına kaçma isteği uyandırmayan tutkulu bir sevişme sahnesi, nergis öztürk'ün harika oyunculuğu. dandy rolündeki çocuk biraz emo, babasının ceketini giymiş bir velet gibi. berrak uğraşmış besbelli. satie detayı ise filmin hanesine artı yazmamdaki kişisel sebebim.

Çarşamba, Kasım 11

a room with a view



her genç kızın rüyası, vernazza, italya.
yağmurlu istanbul sabahlarında, arapsaçına dönmüş bir rüyadan uyandığımda gözlerimi şu manzaraya açmak isterdim.

Cumartesi, Kasım 7

desperate times call for desperate measures



hayatın "undo" tuşunun olmaması hatalardan öğrenme lüksünü getiriyorsa, götürdükleri nereye gidiyor?
işte ben oraya gitmek istiyorum, bazen.

Salı, Kasım 3

uyutmayacağım seni bu gece

ağlama duvarıma hoşgeldim.
günlerden beri evden doğru dürüst çıkmamama rağmen nasıl oldu bu kadar hasta oldum anlamış değilim. cumartesi gecesi öhö öhö seviyesinde seyreden öksürüğüm pazar günü ciğerimi kusacakmış gibi bir seviyeye gelince korktum. dün doktora gittim, ateş yok, akıntı yok, öksürük var, halsizlik var, bronşit var, faranjit var. aldım antibiyotikleri ve şurupları, eskisinden daha çok öksürebilmek için. öksürmek hem karın kası hem de ciddi yetenek gerektiren bir şey, henüz o gırtlaktan aşağı kayan balgamlarla göz göze gelemedim.
neyse uykusuz geçen ikinci gecemde uyumaya azimle çalışır arada öksürürken burnum tıkandı. çok az korktum. sonra bana 5 dakika ama gerçekte 5 saat süren bir takım halisünasyonlar gördüm: süper mario kılıklı ve el arabalı işçiler beni iyileştirmek için uğraşıp duruyorlardı. biraz bilinç sahibi olunca anladım ki ateşim çıkmış. biraz daha korkup ateş düşürücü aldım.

az önce doktorla konuştum, therafluya başla dedi. h1n1? dedim, yok daha değil dedi.

Pazar, Ekim 25

bu sene moruz


fenerin "hiç küfür edilmediği" iddialı stadının orada oturan bir galatasaraylı arkadaşımın tweet mesajı: sabahtan beri anama küfrediyorlar. ha bir de küfür edilmeyen maça maç demem, öyle stada stad demem yahu.
neyse ben formamı giyiyim, from florya with love.

Perşembe, Ekim 22

Whatever Works


Love, despite what they tell you, does not conquer all. Nor does it even usually last. The romantic aspirations of our youth are reduced to whatever works.

Pazartesi, Ekim 5

bored to death



yaz başında haberlerini okuduğum, jonathan ames'in yazdığı harika dizi sonunda başladı. rushmore'dan beri hastası olduğumuz schwartzmann , hangover'da dikkatleri çeken galifianakis ve yılların tecrübesi ted danson. you had me at hello.

Pazar, Ekim 4

bilmek lanetlenmektir*



tek bir gün bile birdenbire büyümek için yeterli. bazen duyduklarını sindirebilmen, hemen o an büyümen gerek. sıkı sıkıya tutmak istediğin masumiyetin eli seninkini tutmayan cansız bir el. bilmek istediğinden fazlasını bilmek susmayı öğrenmekten başka neyi getirir? susmayı bilmek, susabilmek en çok senden götürür. sana teğet geçen bu hayatların kendi hayatın olmadığını tekrarlamak, kendine dönmek: kendime verebileceğim tek tavsiye.

*adorno.

Pazar, Eylül 27

"bir şarkısın sen"

geçen sezon da vardı, bu sezon malesef yine var. ilk gördüğüm andan beri 10 saniyeden fazla dayanamıyorum. biri bizi gözetliyorlar, dans edebilir misinler bitti sömürülecek en son çocuklar ve sesleri kaldı. "iyi eğitim", "fırsat" gibi zırvalıklara da inanmıyorum, bu programın masumiyetine zerre kadar inanmadığım gibi. eğitmek dertse bunun üzerinden para kazanmaktan, minicik çocukları çaktırmadan yarıştırmaktan daha iyi bir yöntem olmalı. aileyi bir arada tv karşısına geçirecek program kisvesiyle açgözlülükle çocukların sırtından para kazanmak için programı defalarca bölüp parayı ceplerine indirmesini iyi biliyorlar. dekor led ışıklandırma ile dolu. epileptik yatkınlık varsa çocukların ekran karşısında en hafif yan etki olarak baş ağrısı ve en ağır kriz geçirmesine neden olan bu ışığı cayır cayır yakmasını da biliyorlar. o çocukların ise olağan hayatlarına bu programdan sonra devam etmeleri de olanaksız. ben bu programda "gerdan kıran" çocuktan başka bir şey göremiyor, görebilene gözlük vermek istiyorum.

Salı, Eylül 15

Betty Draper'ın bir kadın olarak portresi



geçtiğimiz pazar yayınlanan madmen bölümü (the Fog) izlemekten inanılmaz keyif aldığım bölümlerden biri oldu. çoğu izleyiciye göre hiçbir şey olmamış bile olabilir, alt tarafı betty draper 3. çocuğunu doğurdu. bense çizilen ve çizgileri giderek derinleşen betty draper portresine hayran kaldım. babasını 2 hafta önce kaybetmiş olmanın ruh hali betty'i doğumhaneye kadar takip etti. betty doğurmak üzereydi, rahim 7cm açılmıştı ama o orada değildi, o arada olmak istemiyordu. elinde olsa o bebeği geldiği yere geri gönderir, tüm hamileliği boyunca elinden düşürmediği sigarası ve içkisiyle, titrememiş bir elin kusursuzca çektiği eyelinerlı gözleriyle boş boş bakmaya devam ederdi. sayıklamaları arasında sarfettiği "i am just a housewife, why are you doing this to me?" yi yazan metin yazarı sinsi sinsi gülmüş olmalı. bayıldığında ölmüş babasını yerdeki kanları paspaslarken, annesini ise ona ağzını sinek girmesin diye kapamasını söylerken buldu. betty annesinin kızımıydı? hem evet, hem hayır: her kız gibi. kendine geldiğinde kucağında cinsiyetinin kız olduğunu varsaydığı bir bebek vardı. yanılmıştı, güç-erkek-fallus-baba kucağındaydı. geriye yapılacak tek şey kalıyordu, ona babasının ismini vermek.
gece babasının öldüğü odadan gelen ağlamaların betty'i yataktan kaldırması biraz zaman aldı. ama odaya girmesi kadar değil. ve işte dizinin en güzel saniyeleri, betty'nin tekinsizliği ekranı dolduruyor. odanın kapısına gelmeden koridorda sırtından gördüğümüz, öylece duran betty. o odaya hiç girmemesinden mi yoksa girmesinden mi daha çok korktum bilemiyorum. ve kendimi bir kere daha haklı çıkardım: gerçekte bir yerlerde yaşadığına inandığım tek karakter betty. diziye yalnızca don draper'ı izlemek için başlamışken artık betty'nin kendine ait bir diziyi hak ettiğini düşünür oldum.

güzelliğiyle beni her seferinde şapşapa çeviren betty draper'ı canlandıran january jones'un röportajı için: http://www.interviewmagazine.com/film/january-jones/ röportajı yapansa jack nicholson. dream team.

Cuma, Eylül 11

moda

benim için bir semt ismi. herkes için değil tabii. ülkemde özellikle son yılların pompalanan değerlerinden biri. "modadan anlamak ama takipçisi olmamak", "moda ne derse onu yapmak", "moda blogu açmak", "moda dergilerinde çalışıyor olmak", "sokak modası" "kıyafet bir iletişim biçimi": bunlar çok moda kavramlar. ece sükan her açılışta deri minik etek giyip bacak boyu veriyor ve türkiyenin senelerdir arayıp da bulamadığı wintour'unun nihayet bulunduğu düşünülüyor. ya da aman allahım vog türkiyeye geliyor, artık huzurla ölebiliyoruz. bahsettiğimin giyinmeyi sevmekle, moda dergisi alıp seksin on altın kuralını okuyarak vakit öldürmekle ilgisi yok. bu insanlara bir şeyler olmuş. (sex and the city nin bunda bir rolü olduğundan şüpheleniyorum) birileri nasıl giyinilmesi gerektiğini bildiklerine karar vermişler, birileri ona çok farklı zevklere sahip olduğunu söylemiş ve kendilerine bir misyon belirlemişler. jenerasyonumun çoğu düşkünlüğünü anlamadığım gibi bunu da anlamıyor, "ortaokuldayken nietzche okuyordum, nirvana dinliyordum, kırmızı siyah çizgili kazağım vardı" kabilesinden olduğum için 2 şort 1 gömleğin peşinden koşacak bu kadar enerji nereden çıkıyor diye merak ediyor, o enerji bir yerde biriktirilse dünyanın enerji açığı kapanırdı biz de rahat ederdik diye düşünüyorum. bu yüzdendir ki modadan başka derdi olmamak bana biraz avam, biraz sarışın bir uğraş gibi geliyor. moda sanattır, bıdıdır filan diyen çıkacaktır kesin. o şahsın tez zamanda bir moda blogu olsun, "elbise:topshop, ayakkabı: marc jacobs, çanta: tokyoda bir sokak pazarı"ndan başka bir cümle kuramasın istiyorum.

bana yine esmer günler düşüyor, bu gece bolano'yu bitireceğime söz veriyorum.




Çarşamba, Eylül 9

homo homini lupus



iklim değişikliği, şehrin altyapısızlığı, allahın bir hikmeti. elimizde bu sebepler/bahaneler var. geriye kalanlar: ölen insanlar, telef olan hayvanlar, maddi hasar, bir de yağmacılık. sele kapılıp giden plazmalarla, kolilerce tabak çanağı ve hatta klozet kapağını yağmalayan, satmaya çalışan insanlar. bu toplumun kapitalizm öncesi refleksleri artık giderek yok oluyor: komşunu sev, yardım et, kenetlen. gerçeğin çölüne asıl şimdi hoşgeldiniz!

Perşembe, Ağustos 27

med-cezir

gidip gelen sular. reflü.
filmi geriye saralım, 10 gece önce, bodrum marinada, teknedeyiz. marina yat kulüpte fatih erkoç şarkı söylemekte. mideyi sünger pizza'da doldurmuş, üzerine 1buçuk saat kadar yürümüşüz. mecburen fatih erkoç dinleyerek uyuycaz. haydi üçgen yatağa. göğsümde bir batma. kalp ağrısı. kalbim ağrıyor diye düşündükçe artan nabız, 70-80-90. sağa döndüm olmadı, sola döndüm olmadı. oğuzu da huzursuz ederek kalktım. nefes alınca ağrıyor mu, kolunu kaldırınca ağrıyor mu, hayır sağa bakınca ağrıyor mesela. bu kadar saçma bir acı yok, çünkü tarifi yok. babam da kalp krizi öncesi tarif edemediğim bir ağrı dememişmiydi? neyse uyuyalım, sabah hala hayattaysam, görüşürüz.
kötüler ölmüyor tabii. acı yerli yerinde, yanında bonus mide bulantısı, tekneden mi sıcaktan mı kalpten mi? cevap hiçbiri.
bugün o ağrı yeniden göğsümü sıkıştırınca ve bu sefer ağzımdan çıkardığım sayısız hava baloncuğunu, ağrıyla beraber yanmayı, arada gidip gelen bulantıyı anneme anlatınca teşhisi koydu: reflü.

Pazartesi, Ağustos 3

Kendisine Dönük İroni: Dokunup Geçme Sanatı


[...]
Kuşkusuz dört bir yanımızda oyunlar dönmekte... Bu güldürüye daha nasıl katlanabiliriz? Sahte inciler gerçeklerinin tıpkısı oldu, robotlarla canlıları ayırmak olanaksız; birbirinin yerine geçebilen şeylerle alay edilmesi hiçbir şeyin yerinin doldurulamaz olmadığını kanıtlıyor sanki. İroni çoğulluğun keşfinin bize esinlediği hafif melankolik sevinçtir; duygularımız, düşüncelerimiz olduklarını düşündükleri noktadan daha aşağılarda yakınlıklar kurmak, zamanın ve uzamın içinde çoğunlukla birlikte yaşamak için o derebeylerine yaraşır yalnızlıklarından vazgeçmeliler; yenilikler eskiliklerini itiraf ediyorlar ve naiflerin kafa karışıklıklarına dönüşüyorlar; evren canlanıyor ama özgülük köreliyor; dünyada hem daha çok çeşitlilik hem de daha az tutku var. Birçok saltığa birden hayranlık duyulamaz, insan birçok kadını birden sevemez; sosyeteden biri gibi, üç yüzü yakın, beş yüz arkadaşı olamaz, böylesi şaşkınlık verici bir bolluk duygunun gizemine ve gizin ciddiyetine hakarettir. Dolayısıyla, içtenlikle adalet arasında bir seçim yapmak gerekir. İronileştirmek adaleti seçmektir. Tanıklar, bizlerle alay edecek toplum, gözlerini üstümüze dikmiş geçmiş ve gelecek; onlar da kendi dileklerinin yerine getirilmesini bekleyen, içimizdeki başka bölgeler, çevremdeki sayısız ben-olmayan geliyor akla. Artık bırakmasınlar beni şu anla baş başa: o egemen anla, burada ve şimdi olanla; an zamanda ve uzamda bir nokta artık sadece. Yazık! Neden hem akılcı hem de tutkulu olamıyoruz?

Vladimir Jankélévitch / Cogito -YKY