Perşembe, Kasım 27

senyör çokonat*a gittim gelicem


















2 gün boyunca 2 yaşındaki berkleydim. en güzel kısmı gece yattığımızda minicik elleriyle yüzümü sevip "seni seviyoğum" demesiydi. hiçbir zaman bu hassassiyetini kaybetmemeni ve öküz bir erkeğe dönüşmemeni diliyorum.

Pazar, Kasım 23

lodos ve rakı


















The real act of discovery consists not in finding new lands, but in seeing with new eyes. 
Marcel Proust

Cumartesi, Kasım 22

lodos














The Sea said "Come" to the Brook —
The Brook said "Let me grow" —
The Sea said "Then you will be a Sea —
I want a Brook — Come now"!

The Sea said "Go" to the Sea.
The Sea said "I am he
You cherished" — "Learned Waters —
Wisdom is stale to Me" —


Emily Dickinson

Cuma, Kasım 21

interpretation is the revenge of the intellect upon art*









her sabah böyle uyanmak istediğim birini ötenazi hakkını kullanacak duruma getirme kapasitem hormonlarımın beni ele geçirme kapasitesiyle doğru orantılı. imkansız biri oluyorum, bazen. 

*susan sontag ne güzel demiş.

a self-deprecating laughter








gece yatakta kendi kendime uyuyormuş numarasından sıkılınca saate baktım, 430. insanlar güney amerikada ne yapıyodur diye düşündüm. nihayetinde uyuduğumda rüyalar gördüm, hiç birini hatırlayamadığım. huysuz uyandım. üstüne üstlük takvim bana huysuzluk saatimin geldiğini söylüyordu. sonra aniden minik bir dedektif oldum, lakin bir sonuca ulaşamadım. yemek blogları gezdim, gezdim, gezdim. geçenlerde okuduğum edebiyat ve gerçek hayat arasındaki uyumsuzluğu anımsattı bu: 3 saatlik gezme sürecini okuması 3 saat sürecek gezme fiiliyle süslesem bu sayfada. (bkz: emine sevgi özdamar yapmıştı bunu) insanlar güzel mamalar yaptıkları gibi güzel resimler de çekiyor. ben ikisini de yapmak istiyorum. ocak ayında istanbul culinary school ve zmsa da bir takım kurslara gitmeye karar verdim. terazinin kararı ve kararsızlığı diye not düşmek istiyorum buraya. feysbukta david lebovitzle arkadaş oldum, yaşasın. yaptığı mamalara bayılıyorum. gülriz ile gülmek için cüneyt ayral we love diye bir grup kurmuştuk, o da birtakım tanımadığım insanlar sayesinde üye sahibi olmuş. anlamsız mesaj bombardımanı. bir yandan" trickster makes this world"ü bitirmeye çalışıyorum. yeniden çeviri yapmaya zihnen hazırlanırken, dün ilk kez girdiğim pilates dersi sonrasında hiç bilmediğim yerlerde hiç bilmediğim kas sistemlerini çalıştırmakla sünnet olmuş çocuk gibi dolaşmaya başladım. ha!

Salı, Kasım 18

portakalı soymak

















annelerin gözünde hiçbir zaman büyüyemememizin sebeplerinden biri acaba bir erişkin gibi meyva soyup yememek olabilir mi? meyva yapı itibariyle sevilmemesi zor bir besin türü, ama iş tüketmeye gelince her zaman basite kaçtığım ya da anne emeği ile yıkanmış soyulmuş kesilmişleri ohlala ve hatta şalala diyerek yediğim gerçeği yukarıdaki basit ama gerçekçi tabloyu görmemle yüzüme bir kez daha vurdu. bu da ancak anne olunca erişkin olacağım tezimi bir kez daha doğruluyor gibi. 

mafalda

Pazartesi, Kasım 10

so far so good

gözlerim yanıyor, az önce içtiğim süt midemi ağrıtıyor, diş fırçalamak bu saatlerde inanılmaz zorlaşıyor. serin yatak, yastığın soğuk yüzü yanağıma değince yanımda bir tek seni istiyorum. 

Cuma, Kasım 7

rüya kayıtları

Bu rüyayı yazmayı tam bitirmek üzereyken bilgisayar tarihinin ilk mavi ekranını verdi. Zaten hatırlaması zor, ama kayda değer. 

Kişisel alice harikalar diyarında rüyam diyebiliriz bu rüyaya. Ayağımda kayaklar var, neden var hiç bilmiyorum. Burası yüksek tavanlı kocaman bir salon, viktoryen dönemden. İçerdeki mobilyalar da beyaz. Fonda bir tını varsa eğer bu inland empire’daki polish poem.  Salonun zemini kar. Herkes kayıyor, bense senelerdir kayak yapmadığım için biraz düşünceliyim. Sonra bir süre kaydıktan sonra, dresuarı geçip ayaklı bir saatin yanına geliyorum. Yanımda hiç tanımadığım bir erkek var. Bu erkeğin yüzü yumuşak hatlı, saçları dalgalı. Bir yandan sensin, bir yandan değilsin. Sanki bütün erkeklerin epitomu gibi biri. Yanında durduğumuz bu saat nedense çok önemli. Elimdeyse bir kitap var, bu odada yaşadıklarımı anlatan, resimleyen. Tam da böyle olmadı aslında diyorum. Ama inanılmaz esrarengiz geliyor elimdeki kitabın beni anlatıyor olması. Hatta tekinsiz diyelim. Tanıdık ama yabancılaşmış. Odadaki herkes huzurlu, her şey yavaş akıyor. Bense bu kadar beyaz bir yerde olmanın anlamını çözmeye çalışıyorum.

Perşembe, Kasım 6

sulu göz

neden en çok sevilen-istenilen-değer verilen olma arzusu? en çok diye bir şey var mı, yok. 
şu an, şimdi, burada var. 

Pazar, Kasım 2

iki dileğim var cimbom

abimin "hadi kalk maça gidiyoruz, takıma moral lazım" demesi üzerine formaları giyip kendimizi mecidiyeköyde bulduk. şelalede içilen rakılarla sarhoş olup çekirdekleri de aldıktan sonra kıçımızı ağrıttık, kuzen geldi yer kavgası etti, ses tellerimiz zedelendi. fenere küfretmek güzel şey, pamuk gibi bir insanım.

Çarşamba, Ekim 29

güneş

gri havalardan sonra  kusursuz bir hava. içim ısındı.

burn after reading
























coen bros döktürmüş. george  kendini oynamış, seks yastığı espirisi ve kendiyle dalga geçme yeteneği harika, frances kesin kararlı kadının gücü, john, john malkoviç olmuş, tildaya iki tokat atsak ekonomik kriz bitebilir, borsa tavan yapar ve brad pitt, inanılmaz komik. 

Pazartesi, Ekim 27

dexter

science is one cold-hearted bitch with a 14 inch strap-on.

puslu


spor öncesi bunalımına giremeyecek kadar olgunlaşmış olmam gerekirken hala ve hala oflayarak gidiyor ama gülerek çıkıyorum. bir sürü yeni derginin arasında okunabilecek tek dergi food and travel. hava gri, evde badana kokusu, kahvenin içinde eriyen marshmallow. 

Pazar, Ekim 26

sansüresansür

kendi blogspotumu görüntüleyebilmek için atmadığım takla kalmadı, artık hangisinin işe yaradığını bilmiyorum. neyseki bloggera ve naked'a girebiliyorum - şimdilik - diğer blogspotlara girme sorununu çözmeyi bilen varsa yardımını esirgemesin diyor gözlerinizden öpüyorum.


Pazar, Ekim 19

happy-go-lucky
























Leigh ironi geçirmez bir film yapmış. 
mutlu olmanın daha zor ve daha cool olduğunu görmek için birebir.

Pazartesi, Ekim 13

2. raunt

bu sefer discovery channel tadında diş sergilemek yok, kendisine çabucak veda ettim. 20lik dişsiz, dişeti kanaması ve çekilmesi sıfıra inmiş bir ağzım var. so underground it hurts. 
görsel materyallerimin durduğu dosyayı dün silmişim. bugün undelete'lerle boğuştum ama olmadı. this hurts worse.

Cuma, Eylül 19

1. raunt
























- peki kemiğin ne kadar erimiş görmek istemiyor musun hiç?

her şey 2 ay önce başladı. kanayan diş etleri, gidilen dişçi, gönderilen periodontolog. temizlenen diş taşları. 20lik dişin diş etinden kemiğe sıçrayan iltihabın kemiği eritmesi. halk arasında diş çekilmesi. çözüm: diş etleri kıtır kıtır kesilecek, ameliyatla iltihap temizlenecek, dikiş atılacak. belki 20liği de çekeriz.

bu belki 20liği de çekerize kadar, yukarda alıntıladığım soru haricinde her şey "sen ağzındaki sesleri değil müziği -bartoli- dinle" cümlesinden hareketle çok güzel. çeçilya ile beraber denizde yüzüyorum. mavi sular. dişçi koltuğunda oturan biri için gevşek bile sayılırım. 
sonra çekme işlemi, dudak yanlarına sürülen bepanten, dişi elaveyt etmeler, kerpetenle sökmeye çalışmalar. diş mi inatçı, ben mi, doktor mu. 
hala kanayan bir diş boşluğu. oldukça fazla dikiş. ağızda tampon ve kan tadı. hello, i am a vampire.


Pazartesi, Eylül 15

defter


















defter almak ve yazmamak, başlayıp da bitiremediğim defterler. bugün periodontolog randevum oncesi dnra girip kendime bir morning glory ısmarladım. küçük ve çizgili. içine kimbilir neler yazacaktım. operasyona hazırken, elektrikler kesildi, gelmedi. her şey cumaya kaldı. defterimin ilk sayfasına yazdığım cümleleri yine sevmedim, yırttım, attım. çantamdaki moleskine'in yanında sessizce dururken, yazamadığım cümleleri, kelimeleri, harfleri düşündüm.

Çarşamba, Eylül 10

too much love will kill you













dergi aşkı ölümcül olabilir, eviniz dergi ev olabilir!
sevgilim kitaplarıma "çeyiz" gözüyle bakıp mutlu olduktan az sonra dergilerle göz göze gelince korkmuştu. ki o zaman yalnızca alçakgönüllü bir dağ havası veriyordu odaya. sıra dağ olmaya başladıklarında hemen ben de korktum. eşşek gibi ağırlar bir, içlerinde asla bir daha bakmayacağım dergi sayısı bakacaklarımdan fazla iki, üstüne üstlük aşağıda annemin izleyip de bir türlü gol atamadığımız maçın truebloodın en seksi sahnelerine tecavüz ediyor olması üç derken at-atma-biraz zaman ver şıklarından oluşan çoktan seçmeli bir kendini sınama sınavına girdim. biraz vakit geçirip "bi dursun bakayım"ların içinden senelerdir biriktirdiğim vogueları da çıkardım -itiraf ediyorum, ingiliz basımları hariç- ve geriye minimal bir tepe kaldı. onların vakti gelecek mi bilemiyorum ama içimdeki arşivci ruhu aldırdım onu biliyorum.
kesilen ağaçlar mevzuna hiç girmeyelim.

Pazartesi, Eylül 8

wanna do bad things with you!























"real blood is for suckers" mottosuyla daha başlamadan kalbimde taht kuran, taze kan trueblood'ın benim gibi vampir wannabe'lerinin susuzluğunu gidereceğini düşünüyorum.

Perşembe, Eylül 4

aşk'a

sırtındaki takımadalar ezberimde, dudağındaki tek ben. 
çıplaklık hiç bu kadar saydam olmadı ne de kalbim bu kadar rahat. 

Çarşamba, Eylül 3

buradan çok uzakta


yaşarken, tam da içindeyken, uzağında durabilsem tüm bu olanların. şu anı değil de zamanı görebilsem.
nereye gitsem nafile, kaçış yok.
biraz gözyaşı, biraz hüzün. en çok korku.

şimdi karşıma çıkmanın bedeli bu.

Salı, Ağustos 26

neden söz ederiz, aşktan söz ederken?


her şey yerçekimine yenik. havalanamayan uçaklar, kavanozu kırılan balık, çoktandır ölmesini beklediğimiz köpeğimiz.
her şeyin dibe battığı günler vardır, elini uzattığın seni aşağı çeker. dip derin, dip soğuk, dip iyidir, yeniden yüzeye çıkmak için.

Pazar, Temmuz 20

şimdi
























Gümüşler ve atlar azaldıkça

Taşınıyordum oradan oraya

Yıldızların sesini tanıyordum

Güneye yaklaştıkça


Bejan Matur

Cumartesi, Temmuz 12

mystery solved

ıslak kirpiklerimi kırpıştırıp saçımdaki tuzu emiyorum. güneş tenimi ısırıyor, kum gözlerimi. denize girişim bir ritüel, soğuk suyu sevmiyorum.

sonrası bir kahkaha.


şu günlerde en iyi dostum, Marcus Didius Falco
.

Cuma, Haziran 27

ve melankoli


kaşıntıyla ter içinde uyanarak sivrisineğin yediği yerleri saymak, her sabah 7buçukta uyanmak, saatlerce ekranın karşısında paper yazmaya çalışmak, gidip bir saat koşmak, koşarken kendini mutlu hissetmek. biri karşı masadan bakarken midem ağzıma geldi, yakupta 2, yolda 2 kez kustum, derken international acil, serum iğne ateş düşürücü. telefonla arayıp kızım sen hala büyümedin, hala ödev yapıyorum diyorsun yeter ya diyen abi. koy götüne diyen cem yılmaz. durmadan suya giren ellere dayanmayan ojeler. her sabah yalnız uyanmak. karpuzu yalnız yemek. gidilen diş eti doktorunun diş taşı işkencesi, delirmiş gibi alışveriş, paranoyakça hiv testi. negatif. pelitten alınmış kavunlu karadutlu çikolatalı dondurma. ctesi bekarlığa veda, haftaya düğün.
az kaldı, gidiyorum.

Pazartesi, Haziran 23

yabadabaday

dün gece zehirlenip serumları iğneleri yemişken bu gece shantelle gogolla göbek atmak.
"ölümlü dünya"

Perşembe, Haziran 19

one fine day

10 senedir saçım bu kadar kısa. aslında herkese uzun bana kısa. saçlar belime erişmişken taşkın bugün haftaya dansöz kıyafetini alıyorum bak, yeter be keselim şunları dedi. kes anasını satıyım. kes. sütyenimin üstünde bir yerlerde seyrediyor en uzun yeri. sanki kastre oldum, sanki bir şeyler eksik. alışmak sevmekten daha zor geliyor.

korkunç trafikte ilerlerken birkaç kez birkaç dakika seni düşündüm.

Pazar, Haziran 15

Cumartesi, Haziran 14

bitmemiş tango

solgun efendim
ayılttınız hayattan beni
yalnız bir kızdım
öksüz yıldızdım
çarpıp gittiniz
hala aralık kapım karanlığa
dalgın efendim
dargın efendim
yansaydık ah keşke daha ilk adımda
keşke ölüme değil aşka inansaydık
eşlik edecektiniz tek kişilik dansıma
terinizi sildiğim mendil kaldı sizden bana

mızıkçılık ettiniz yarim
erken kaçıp gittiniz heyhat
size kırgınım hala lakin
yokluğunuzda çok zor hayat

yıldırım türker

Cuma, Haziran 13

13. cuma














küçükken minicikken top oynamış acıkmışken benim 10 yaşında olduğumu varsayarsam abim ergen ergen etrafta dolaşmakta, günlük stresini üzerimde uyguladığı çeşitli işkence teknikleriyle atmaktaydı. durumu fark eden babam abime bilgisayar aldı, commodore 64. bir anda kedi fare yerine oynayacağımız bir sürü oyun çıkmıştı piyasaya. sınıfta kafa ayarı yapabilen tek kız çocuğu bendim, havamdan geçilmiyordu. neyse, bir gün günlerden cuma tarihlerden 13ü vurmuştu takvim ve abimle evde başbaşa kalmıştık. hikaye uydurmak kadar anlatmayı da seven abim bana uzun uzun jasonı, 13. cumayı filan anlatıp bilgisayar başına dikmişti. biz "oraya gidenin bir daha geri dönemediği" bir kamptaki dedektiftik, kampçılar teker teker ölüyor, onlar ölünce korkunç bir müzik çalıyor ve alttaki kampçı listesindeki yüzlerinin yerini haç alıyordu. jason nerdeydi, abimin hain eli hem joystickde hem de ensemdeydi. nasıl da uğraşmıştık. beraber korkarak oyun oynamak o günden sonra ortak hobimiz oldu (buna hobi denir mi, benim hobim olabilir mi, lüften olsun). inanılmaz sıkıldım daha fazla yazmıyorum.

Perşembe, Haziran 12

iyinin ve kötünün bahçesinde geceyarısı


flört günleri. tekinsizce ve önüne gelenle, gıdı gıdı gıdıklamak beyinleri. ıhlamur kokusu, en çok da evde. funny gamesin ikinci versiyonunu izliyorum fast forward. dilimdeki metalik tat asla geçmiyor. öz'le gurme tabaklarımızı paylaşıyor şarabı yarısından çok içiyoruz. filiz'le white mille gidiyor ve celeb olmayan tek biz oluyoruz. haziran ılık ılık içime akıyor.

Pazar, Haziran 8

vitrin






















şimdi hemen kalkmam duş almam kuaföre gitmem saç manikür pedikür makyaj yaptırmam ama hemen hemen kalkmam gerek o yüzden geriye kalan tek davidoff sigarasını yakıp gece giyeceğim kuyruklu elbiseye doğru üflüyorum. balonun en güzel kızı ben olmalıyım.


z. demişti ki herkesin her anı için bir ajda şarkısı vardır.

8

Cuma, Mayıs 30

veda.














Sabah 4te çaresizce yazdığım o mektubu senden geri almak istemiş, eninde sonunda çöpe gidecek demiştim. Eninde sonunda çöpe gideceğim. Şimdi hava güzel, bütün planlarımızı kucağıma alıp denize bıraktım. Kelimeleri unuttuğunu söylediler, sadece durduğunu. En zoru insandan geriye kalan nesneler, bir dişfırçası, şampuan, iç çamaşırı. Saçlarımı dünyanın dört bir yanına dökerken benden kalan bir tel. Yanıbaşında dururken romantize edemediğin her şey hızla anlam kazanırken ben kendimi suya, seni sana bıraktım. Elveda.

Pazar, Mayıs 25

unsichtbar


it would be very unjust to say that you deserted me,
but that i was deserted, and sometimes terrible so, is true.

ya da

bir ilişkiyi, duyguların birliğini, bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi
bir düşün.

Salı, Mayıs 6

happily ever after?

masallar böyle biter: ve sonsuza dek mutlu yaşadılar. masal bu ya, bizi en güzel noktada bırakır, oysa gerçek hayatta bu noktadan sonra aşağı yuvarlanma, yeniden yukarı çıkma, daha kötü düşme ve sonu gelene dek bir iniş çıkış vardır. pamuk prenses büyük ihtimalle keşiften keşife koşan prensince saraya kilitlenmiş, uyuyan güzel artık ayakta uyumaya başlamış, külkedisi efendi köle diyalektiğini antetli bir kağıda geçirmiştir. onlar muradına ererler, gerisi bizi ilgilendirmez. ama murat dediğin ne kadar sürer? evlilik olmayacak duaya amin demek midir, insanın hala iyimser olabileceğinin bir kanıtı mıdır? tarım toplumuna geçerken toprağın babadan oğla geçmesini garanti altına almak için icat edilen evliliğin çokuluslu şirketlerin yönettiği bir dünyada babadan oğla hiçbir şey geçmezken hala sürdürülmesi saçmalığın daniskası mıdır? bu zamanda çocuk evlenmek için yeterli bir sebep midir? aşkımız ve gerçeklerimiz değişse de birbirimizi hala sevebilir miyiz? aşk mümkün müdür, sevmek söz vermek midir?

sabah uyandığında kocasının hangi gömleği seçeceğini doğru tahmin etmeyi romantik bir şey sanan didem evlilik dönemecinden bildirdi.