Perşembe, Ocak 4

and if i only could,
i'd make a deal with god,
and i'd get him to swap our places,
be running up that road,
be running up that hill,
be running up that building.

Çarşamba, Ocak 3

Cuma, Aralık 29

hastayım, yaşıyorum görünmez hayâliyle
belki bir gün, bir gün diye, beklerim ümîd ile
çürüyor zavallı kalbim aşkının hasretiyle
belki bir gün, bir gün diye, beklerim ümîd ile
Ağayla marabası, ağanın en güzel atının koşulduğu en süslü arabayla kasabaya inmektedirler. Ağa arabadadır, maraba ise arabanın yanında yürümektedir. Yerde taze bir tezek kümesi görürler. Üzerinde sineklerle etrafa koku salmaktadır. Ağa, marabasıyla alay etmek ister.

‘‘Maraba’’ der, ‘‘şu tezeği ye, atla araba senin. Sen bineceksin, ben yürüyeceğim.’’

Maraba ata bakar, arabaya bakar. Ağaya da zaten gıcıktır. Oturur, midesi bulana bulana tezeği yer. Ağa iner, maraba sahip olduğu arabaya biner. Ağa çok bozuktur. Durduk yerde en güzel atını, en güzel arabasını marabaya kaptırmıştır. Maraba da bozuktur. Durduk yerde tezeği yemiştir. Ağanın daha güzel atlar alacak parası, daha güzel arabalar alacak imkánı vardır. Üstelik ne ata, ne de arabaya bakacak parası vardır. Dönüş yolunda gördükleri tezek, her ikisinin de beklediği andır aslında.

Maraba, ağadan intikam almak için ‘‘ağa, ağa’’ der, ‘‘sen şu tezeği ye, at ve arabayı geri al’’.

Ağanın beklediği de böyle bir fırsattır. O da oturur tezeği yer. Arabaya kurulur, atı kamçılar.

Köye girerlerken maraba, ağaya seslenir, ‘‘köyden çıkarken araba senin, at senindi. Yürüyen de bendim. Köye giriyoruz. At senin araba senin. Yüreyen yine ben. Ağam iyi de biz bu boku niye yedik?’’
my love is as sharp as a needle in your eye
you must be such a fool
to pass me by

Salı, Aralık 26

Pazartesi, Aralık 18

kaybetme korkusu

olmaz olmaz deme olmaz olur
olmaz olmaz deme olur olmaz
olmaz olmaz deme olur olur


çok korkuyorum.

Cumartesi, Aralık 16

ihtimal ya fikrinize düşersem tutturun bir rumeli havası

simple and unpretentious.
başım ağrıyor, başımla ilgilen.

sen, ben ve ilişkimiz, biz üçümüz bir çiftiz.

Perşembe, Kasım 30

celiac disease

bir dahaki sefer, vücumda yukarıda belirtilen hastalığın olmadığını yazmak istiyorum buraya.
lütfen lütfen lütfen.

Salı, Kasım 28

Perşembe, Kasım 23

Cuma, Kasım 10

bazıları vardır.
onlarla ilgili her şey sıcaktır.
yüzleri, gözleri, evleri.
aynı kazağı ben giysem, üşürüm.
her şey yavaş, sakin, sıcak.

Pazar, Kasım 5

seninle* çok önceden karar vermiştik, kabullenmenin en büyük erdem olduğuna.
kabullenmişmiydik peki?
evet.

sana yıldız koydum.

Perşembe, Kasım 2

ben ona resmen aşığım

birine "ona aşık olduğunu" itiraf etmekten daha zor olan bir şey var;
kendine "ona aşık olmadığını" itiraf etmek.

?

mi mi mi mi mi mi
soru eki

soru işareti

Ennui

Tea leaves thwart those who court catastrophe,
designing futures where nothing will occur:
cross the gypsy’s palm and yawning she
will still predict no perils left to conquer.
Jeopardy is jejune now: naïve knight
finds ogres out-of-date and dragons unheard
of, while blasé princesses indict
tilts at terror as downright absurd.

The beast in Jamesian grove will never jump,
compelling hero’s dull career to crisis;
and when insouciant angels play God’s trump,
while bored arena crowds for once look eager,
hoping toward havoc, neither pleas nor prizes
shall coax from doom’s blank door lady or tiger.

Plath

Salı, Ekim 10

şöle oldu böle oldu

nezle oldum, doktorayı unuttum, hayatımdan birisi çıktı, hayatıma birileri girdi, kararsız kaldım, karar verdim, kimyam değişti.

bir de aşk mevzusu var.

not: iyi ki yapmışım.

Cuma, Eylül 1

Pazartesi, Ağustos 21

gidilebilse, ne çok iz kalıyor geride.
“belki zaman”, diye düşünüyor adam:
“zaman eksiltebilir birikeni”. oysa ne
zaman, ne de ona benzer şeyler – ona
benzer şeyler? – silebiliyor mekâna
sinenleri. eşyalar değiştirilse de, yeni
badana yaptırılsa da değişmiyor ağrının
kurduğu sıra : değişmiyor çünkü sokak
adları, değişmiyor şehirler ve insanlar,
dünden bugüne inatla yürüyen inatçı
mantık. her mevsim, her dolunay,
yağmurlar, bahar aldatmacaları,
her kuyu, her kule, her balkon,
kadehler, mumlar, köpükler,
her kırmızı, her siyah, her gri,
her uyku, her düş, her uyanış,
– yer etmişse – aynı çiviyi isteyen
bir delikte tıpatıp zonkluyor.
“zaman da değil”, diyor adam,
kimse yokken, yüksek sesle.
yeni bir iz kalıyor orada, o an.
e.b.
-Didn't you read the Lord of the Rings in high school?
-No, I had sex in high school.

Cumartesi, Ağustos 19

At One O'Clock in the Morning.
Alone, at last! Not a sound to be heard but the rumbling of some belated and decrepit cabs. For a few hours we shall have silence, if not repose. At last the tyranny of the human face has disappeared, and I myself shall be the only cause of my sufferings. At last, then, I am allowed to refresh myself in a bath of darkness! First of all, a double turn of the lock. It seems to me that this twist of the key will increase my solitude and fortify the barricades which at this instant separate me from the world. Horrible life! Horrible town! Let us recapitulate the day: seen several men of letters, one of whom asked me whether one could go to Russia by a land route (no doubt he took Russia to be an island); disputed generously with the editor of a review, who, to each of my objections, replied: 'We represent the cause of decent people,' which implies that all the other newspapers are edited by scoundrels; greeted some twenty persons, with fifteen of whom I am not acquainted; distributed handshakes in the same proportion, and this without having taken the precaution of buying gloves; to kill time, during a shower, went to see an acrobat, who asked me to design for her the costume of a Venustra; paid court to the director of a theatre, who, while dismissing me, said to me: 'Perhaps you would do well to apply to Z------; he is the clumsiest, the stupidest and the most celebrated of my authors; together with him, perhaps, you would get somewhere. Go to see him, and after that we'll see;' boasted (why?) of several vile actions which I have never committed, and faint-heartedly denied some other misdeeds which I accomplished with joy, an error of bravado, an offence against human respect; refused a friend an easy service, and gave a written recommendation to a perfect clown; oh, isn't that enough? Discontented with everyone and discontented with myself, I would gladly redeem myself and elate myself a little in the silence and solitude of night. Souls of those I have loved, souls of those I have sung, strengthen me, support me, rid me of lies and the corrupting vapours of the world; and you, O Lord God, grant me the grace to produce a few good verses, which shall prove to myself that I am not the lowest of men, that I am not inferior to those whom I despise.

Charles Baudelaire

Cuma, Ağustos 18

Frankie: I never know when you're playing games or being serious.
Johnny: It's both. Serious games. Why do we have to name everything?

Pazar, Ağustos 6

Çarşamba, Temmuz 26

But why -but- why did she suddenly feel, for no reason that she could discover, desperately unhappy? As a person who has dropped some grain of pearl or diamond into the grass and parts the tall blades, very carefully here and there vainly. -Mrs Dalloway

Pazartesi, Temmuz 24

il faut qu'il arrive quelque chose, quelque chose d'autre.
Kumar: Man, I blew it. I blew it, man.
Anthony: Kumar, what were you doing in the freezer?
Kumar: I don't know, man, I lose my touch, man.
Dignan: Did you ever have a touch to lose, man?

Cuma, Temmuz 14

enough of science and of art, close up those barren leaves

eskiden kaçıracak olmaktan
artık kaçıracak bir şey olmamasından
müzdaribim.

her işim yumurta kapıda, son dakika,
kaygı, endişe, heyecan, damarlarımda akan kan.

sanki önümde giden bir ben var, yavaş yavaş yürüyen, ve öteki ben durmadan ona yetişmeye çalışan.

her şeyin olacağına varacağına inanmak inanmak inanmak istiyorum. karma, kısmet.
sonra bu kadar korkunun arasında durup bi bardak su içiyor, arkama yaslanıyor, bir sivrisineğin beni ısırmasına izin veriyorum.

sevgili william wordsworth, wise passiveness mi demiştiniz? buyrun burdan yakın.

mono pause.

sikicem böyle çay ocağını.

Cumartesi, Temmuz 8

a perfect lie.

everything disappears. love, trees, rocks, steel, plastic, human beings. none of us get out alive. and you can cuddle in a group, and face one day at a time. or you can be grateful that when your body rubs against somebody elses, it explodes with enough pleasure, to make you forget even for a minute, that you're only walking pile of the ashes. now that, is the truth. if you're strong it will make you free, if you're weak it will make you, you.

Pazartesi, Temmuz 3

Birbirine paralel uzanan tren rayları gibi hayatlarımız. Asla kesişmeyen.

Pazar, Haziran 25

İnsanın gerçek gücü, büyüyüp bilgisi arttıkça izleyebileceği yol, iyice daralıyor. Ta ki, en sonunda sadece ve sadece mutlaka gerekenden başka yapacak şeyi kalmayıncaya kadar.

Le Guin, Yerdeniz Büyücüsü

Perşembe, Haziran 22

create

as if it was that easy.
as if i was not bored.
looking there from the same window.

looking
but not being there.

d.

Çarşamba, Haziran 21

i know i’m the one who has disappeared when i write my name no words appear and in your heart i will appear and when it’s my turn i turn away

love had tasted me and spat me out

demiştim,
boşa gitmesin.

Pazar, Haziran 18

Cumartesi, Haziran 17

Love—as commonly conceived—is, in essence, a futile chasing after something that doesn’t exist, there is nevertheless a love beyond this “making love,” a love that exists beyond lack and limitation and that involves a sort of ecstasy of being. The irony is that in making love we think we know what we want, but it turns out to be an illusion, while this other love touches on a real experience of which we know nothing. It’s a mystical sort of thing.

Lacan

Cuma, Haziran 9

love sells, doesn't it?

seni sonsuz sevmek.

Saying is inventing. Wrong, very rightly wrong. You invent nothing, you think you are inventing, you think you are escaping, and all you do is stammer out your lesson, the remnants of a pensum one day got by heart and long forgotten, life without tears, as it is wept.

Pazartesi, Haziran 5

zizek!

Evren karşısındaki, kendiliğinden tavrım ne olurdu? Herhalde çok karanlık bir tavır olurdu. Birinci tez olarak tam bir boşunalığı ve yararsızlığı öne sürüyorum: Temelde “hiçbir şey” var. Kelimeyi gerçek anlamında kullanıyorum. Sonuçta yitip giden nesnelerin kırıntıları gibi. Evrene bakın, büyük bir boşluk. Ama sonra şeyler nasıl ortaya çıkıyor? Burada kuvantum fiziğine kendiliğinden bir sempati duyuyorum. Evrenin pozitif yüklü bir boşluk olduğu fikri hakim. Ama sonra bazı şeyler ortaya çıkıyor ve boşluğun dengeleri bozuluyor. Bu fikir benim çok hoşuma gider. Var olanın sadece "hiçbir şey"olmadığı, orada bazı şeylerin olduğu gerçeği. Bu da bir şeylerin korkunç biçimde ters gittiği anlamına geliyor. Yaratılışın bir tür kozmik dengesizlik, kozmik felaket olduğunu ve şeylerin bir hata sonucu var olduklarını söylüyoruz. Hatta ben daha da ileri giderek buna karşı koymanın tek yolunun hatayı üzerimize alıp sonuna kadar gitmekten geçtiğini öne sürüyorum. Buna bir de isim bulmuşuz. “Sevgi” diyoruz. Sevgi tam da bu türden bir kozmik dengesizlik değil mi? “Dünyayı seviyorum” veya “Evrensel sevgi” gibisinden kavramlardan oldum olası iğrenmişimdir. Ben dünyayı sevmiyorum. Ben daha çok “Dünyadan nefret ediyorum” ile “Dünyayı takmıyorum” arasında bir yerlerdeyim. Ama gerçekliğin tamamı bundan ibaret. Çok aptalca. Bu var ve ben onu umursamıyorum. Benim için sevgi aşırı derecede şiddet içeren bir eylem. Sevgi "Hepinizi seviyorum" demek değil. Sevgi, bir şeyi seçiyorum anlamına geliyor ki burada yine o dengesizlik yapısı var. Bu şey küçük bir ayrıntıdan, kırılgan bir bireyden ibaret dahi olsa, diyorum ki “Seni her şeyden çok seviyorum”. Bu gayet resmî manada, sevgi fenalıktır.

Pazar, Haziran 4